Salih SARIKAYA Web Sayfasına Hoşgeldiniz…

Tarih

h1

Uçmak ya da Uçmamak, İşte Bütün Mesele!

Perşembe, Nisan 5th, 2007

uçmak 1

İnsan küçüktü. Yeryüzü ise uçsuz bucaksız. Acaba insan dışına çıkıp da bakabilir miydi yeryüzüne?

Nasıl görünürdü gökyüzünden İstanbul ve Boğaz? Nasıl görünürdü yeryüzü ve yeryüzünün giysileri? Ağaçlar, denizler, şehirler? Gökyüzünde kuşlar acaba yeryüzünden göründükleri kadar özgür müydüler? Bunu anlamanın bir tek yolu vardı: Kuşlar gibi uçmak!

Peki bu mümkün müydü? Masallardaki uçan halı gerçekte olabilir miydi? Çok insan merak etti bu sorunun cevabını? En çok merak edenlerden biri de dedemiz Hezarfen Ahmet Çelebiydi. Düşündü, çok düşündü. Kuşları seyretti. Onların nasıl uçtuklarını anlamak için çok uğraştı. Çok kitap okudu. Çok yazdı. Sonra kendisi gibi meraklı birine rastladı tarih kitaplarında. Bu, günümüzden tam bin yıl önce yaşamış İsmail Cevheri adında bir Türk bilginiydi. O da kuşlara imrenmiş, uçmayı denemişti. Ama başaramamıştı. Hezarfen Çelebi onun başarısızlıkla sonuçlanan deneyini inceledi. Ve karar verdi: Uçacaktı.

Kendine bir çift kanat yaptı. Onların dayanıklılığını denedi uzun süre. Sonra kıyıda uçan ilk insanı görmek için toplanan İstanbul halkının meraklı bakışları arasında kendini, Galata kulesinden boşluğa bıraktı. Uçtu, uçtu. Boğazı geçti. Denizi ve kız kulesini kuşbakışı gördü. Üsküdar?daki doğancılar parkına kondu. İşte uçan ilk insan dedem Hezarfen Ahmet Çelebidir. O zamanlar on yedinci yüzyılın başları?

Uçmayı deneyen bir başka bilgin de Lagari Hasan Çelebi. O da yedi kollu bir roket icad etti. İçine barut doldurdu. Ve kendini bağlayarak rokete, ateşledi. Göğe yükseldi. Epey gittikten sonra kendi icadı olan paraşütle denize inmeyi başardı.

Uçma tutkusu hiç bitmedi insanoğlunun içinde. Ünlü Mona Lisa tablosunu yapan, Leonardo Da Vinci de kuşların hayranlarından. O da kuşların uçuşunu taklit etti, aynı şekilde çalışacağını düşündüğü bir uçak resmi yaptı.

uçmak 2

Ama hala uçmak gerçek manasıyla ancak masallardaydı. Hala kimse uçan bir halının üzerine binip de gökyüzünde kuşlar gibi uçamamıştı. Gele gele insanlık yirminci yüzyılın başına kadar uçamadan geldi. Uçtu da öylesine? Tam bir uçuş değil yani?

Bu zamanda iki bisiklet ustası kardeş, bisikletleriyle nasıl uçacaklarını hayalini kurmaya başladılar. Rüyalarında uçuyorlardı. Gerçekte ise uçmayı bir türlü başaramamışlardı. Ama onlar bir alet yardımı olmadan uçulamayacağının bilincine varmışlardı. Onları mavi göklere taşıyacak bir alet yapılmalıydı. Önce kuşların kanadına benzer kanat yapmaya kalktılar. Olmadı. Sonra kanatların sabit olması gerektiğine karar verdiler. İki yüzden fazla kanat çeşidi ile deneyler yaptılar. Ne zaman? 1900 lü yılların başında.

Yıl 1903. Tarih 17 Aralık. Günümüzden 101 yıl önce? Ve sonunda yüksek öğrenim bile görmemiş, lise mezunu iki bisiklet ustası kardeş Wilgur ve Orville Wright, uçağı insanlığa armağan ettiler.

İnsanlar gökyüzünü keşfetti. Sonraları uzayı fethetti. Şimdilerde ise insanoğlu gözünü uzayın derinliklerindeki başka gezegenlere ve uzay uçaklarına dikti.

Musa Güner

Fotoğraflar: Yusuf Çağlar Arşivi

h1

Mezun Veremeyen 3 Lise ve Tıp Fakültesi

Pazar, Mart 18th, 2007

3 lise ve tıp fakülresi

1915 yılında Galatasaray Lisesi ile İstiklal Harbi yıllarında 3 liseyle İstanbul Tıp Fakültesi tek bir mezun bile veremedi; çünkü Müslüman ve gayrimüslim tüm öğrencileri cephede şehit oldu.

Çanakkale ve İstiklal savaşlarına katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında kahramanlık örnekleri sergiledi. Öyle ki 1915′te bütün öğrencileri şehit düşen Galatasaray ile İstiklal Savaşı yıllarında Konya ve İzmir Liseleriyle İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi tek bir mezun bile veremedi. Müslüman ile çok sayıda gayrimüslim vatandaşımız cepheye birlikte koşup vatan uğruna omuz omuza savaştı.

Çanakkale destanında, bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, eski adıyla Daru’l-Fünun öğrencilerinin ayrı bir yeri var. Daru’l-Fünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkale’ye koştu. 2 tümen hâlinde Gelibolu’ya giden gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldu. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Daru’l-Fünun, 1921 yılında hiç mezun veremedi.

Galatasaray Lisesi öğrencileri, sporcuları ve müstandemleriyle birlikte Çanakkale cephesine koştu. Vatan müdafasında hazır bulunan Galatasaraylılar arasında, Müslümanlarla birlikte gayrimüslim ailelerin çocukları da vardı.

Mehmed Nazım, Mehmed Ali, Agop Elmasyan ile Mıdırgıç Dikranyan, Abdurrahman Robenson, Hasnun Galib, Halid Fuad, Nazmi, Neşet, Refik Ata, İbrahim Orhan Bey ve daha birçok gencin adı, Galatasaray Lisesi’nde oluşturulan “Şehitlerimiz” kürsüsünün içinde yan yana kayıtlı.

Çanakkale Savaşları sırasında orduya gönüllü asker istenir.

Galatasaray Lisesi’nden de cepheye gönüllü asker istendiği haberi, tüm öğrenciler arasında büyük bir heyecan ve yarışa sahne olur. Bütün Galatasaraylılar, isimlerini listeye yazdırabilmek için geceden kuyruğa girerler. O yıl Galatasaray Lisesi öğrenci mezun edemez, çünkü cepheye giden tüm gençler vatan için canlarını vererek şehit olmuşlardır. Galatasaray Lisesi müstahdemlerinden Mustafa ve Ahmet Eğinli de, öğrencilerle gönüllü olarak cepheye gider. Her iki kardeş de Çanakkale ile Edirne’de şehit olur.

h1

Gönüllü Bombacı

Pazar, Mart 18th, 2007

gönüllü bombacı

Henüz 13 yaşında bir küçük delikanlı… Fotoğrafın üzerinde bir not… “Gönüllü Bombacı” Başka bir bilgi düşülmemiş… Duruşuyla, kararlığıyla, gözlerinden okunan özgüveniyle “Gönüllü Bombacı”… Ne yapmıştı da ona bu sıfatı layık görmüşlerdi?”
 

h1

Çanakkale’nin Gizli Kahramanları: Keskin Nişancı Türk Kadınları

Pazar, Mart 18th, 2007

çanakkalenin gizli kahramanları

Çanakkale Savaşları’nda keskin nişancı kadınlar, Gelibolu Yarımadası’nda Mehmetçiklerin yanında düşmana karşı mücadele vermiş.

Avustralyalı Piyade Er J.C. Davies’in annesine yazdığı bir mektupta Türk kadın savaşçılarından şöyle bahsediyor:

“Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı, pusuda çarpışıyordu. Çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Tahminen 19-21 yaşlarında bir genç kızdı. Bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı.”

Mısır’da yayınlanan The Egyptian Gazette adlı gazetede yer alan ve bir askerin İskenderiye’den  ailesine yazdığı mektubunda, Türk kadın savaşçılardan şöyle bahsedilmektedir:

“15 Ağustos 1915 Pazar günü savaşa katıldık. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermilerinin yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız.”

Yeni Zelanda’dan savaşmak için gelen Otago Birliği’ne mensup bir asker ise keskin nişancı bir Türk savaşçısını yakalamak için operasyon düzenlediklerini, yakalanan kişinin kadın olduğunu gördüklerinde çok şaşırdıklarını söyledi.

h1

Mehmet Çanakkale

Pazar, Mart 18th, 2007

mehmet çanakkale

Neden öldüğümüzü unutmayın.

Bizi hatırlayın…

İllüstrasyon: Yusuf Çağlar

h1

Baki’nin Yemini

Salı, Mart 13th, 2007

bakinin yemini

Kanuni devrini İstanbul Türkçesi’nin gür sedasıyla dolduran şair Baki’nin bir gazeli, yalvar kelimesinin iki farklı anlamını içeren şu beyit ile son bulur:

Güzeller mihriban olmaz demek yanlıştır ey Baki
Olur vallahi billahi hemen yalvarı görsünler

Beytin anlamı şudur:

Ey Baki! Güzellerde sevgi ve muhabbet olmaz, demek yanlıştır.
Hem vallahi hem billahi olur, yeter ki, (aşıklar) yalvarı görsünler.

Bu gazelin yazılmasından birkaç ay sonraydı. Bir ikindi vakti Fatih Camii avlusunda 25 yaşlarında bir delikanlı Baki’nin yolunu kesip yakasına yapıştı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti. Delikanlı halkın arasında bağırıyordu:

- Utanmıyor musun yalan yere yemin etmeye? Yalanının kefaretini ver bari ey koca yalancı!..

- Efendi, ne yalanı! Hangi yemin?

- Sen bir beytinde, eğer aşıklar yalvarırsa güzeller onlar sevgi gösterir, diye yemin ediyordun. Ben tam iki aydır kapısının önünde yalvardığım halde, sevdiğim yüzüme bile bakmadı. Senin yüzünden rezil rüsva oldum.

- A efendi evladım! Ben o yeminime hala sadığım. Yalnız sen “yalvarı” yanlış anlamışsın. Ben orada yalvarmaktan değil, “yalvar” denen gümüş paradan bahsediyordum. Sen şimdi git sevdiğin kız için biraz para harca bakalım da, sonra sana yine yüz vermezse gel ben sana yeminimin kefaretini vereyim.

Osmanlı Çağının Satır Araları - Seyyar Kitap

h1

Yalanın Mübah Olduğu An

Çarşamba, Mart 7th, 2007

sultan III. mustafa

Hükümdarlar zaman zaman memleketin iç vaziyetini öğrenmek için tebdili kıyafet ile halk içine karışırlardı. Sultan IV. Murat ile III. Mustafa’nın tebdil gezmeye düşkün oldukjlarını tarih yazar.

Sultan Mustafa bir bahar günü derviş kıyafetiyle çarşı-pazar dolaşmış ve yorgunluk gidermek üzere kırlara doğru yürümeye başlamış Samatya taraflarında bir tepecik üzerinde oturmuş dinlenirken sahibi Nakşi’nin taşıdığı dürbünü isteyip bir müddet çevreyi incelemiş. Meğer uzaklarda bir kadınla bir erkeğin sarılıp öpüştüklerini görmesin mi? Nakşi’ye seslenmiş:

- Derhal git! Şu karşıdakiler kimlerdir, öğren gel!

Nakşi emri yerine getirip nefes nefese dönmüş ve :

- Efendimiz, demiş, bunlar hayli zamandır birbirlerini görmeyen iki kardeş imişler. Oracıkta rastlayınca dayanamayıp sarmaş dolaş olmuşlar. Zat-ı şahaneye de arzı ihlas eylediler.

Padişah gülmüş:

- Nakşi! Yalan söyledin amma zararı yok; bir yalanla iki kelleyi birden kurtardın.

Osmanlı Çağının Satır Araları - Seyyar Kitap

h1

Bir Garip Mezar Taşı

Cuma, Mart 2nd, 2007

bir garip mezar taşı

Mezar taşlarımız şekilleri, serpuşları, nakışları, hatları, kitabe metinleri, muhtevaları vs. yönünden birer hazinedir. Yalnızca mezarlıklarda araştırma yaparak Osmanlı hakkında ciltler dolusu kitap yazılabilir. Orada isimlerini okuduğumuz nice insanların hikayeleri vardır ki doğrusu insanı hayrete düşürür.

Yirmi yıl kadar evveldi, İstanbul Surları’nın dışındaki mezarlıkları gezerken Merkez Efendi Kabristanı’nda bir taş görmüştük. Şimdi yerinde duruyor mu, bilmiyoruz ama o vakitler 150 yılın (taş 1844 yılına aittir) yükünü çekemiyor gibi bir hali vardı ve sırtını, belki kendisi ile yaşıt bir ihtiyar serviye dayamış öylece duruyordu. Yedi satırdan ibaret hazin bir kitabe. Yorumsuz:

el-Baki
Merhum ve mağfür, ila rahmet-i
Rabbihi’l – Gafür. Karı
dırıltısından
vefat eden es-seyyid Halil
Ağa’nın ruhuna Fatiha
Sene, 1260

Osmanlı Çağının Satır Araları - Seyyar Kitap

h1

Bir Marş Nasıl Yazıldı?

Pazartesi, Aralık 25th, 2006

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı nasıl yazdığını onunla o sıralar beraber kalmakta olan Hafız beki Efendi şöyle anlatır:

“Akif bir gece aniden uyandı, kâğıt aradı. Bulamayınca da kurşun kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın:

‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner taşarım;
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.’

mısrasıyla başlayan kıtasını yazdı. Sabahleyin namaza kalktığında, Mehmet Akif’i çakısıyla duvardaki yazıyı kazırken gördüm.”

h1

Bebeğinizi Çöpe Atmayın

Cumartesi, Aralık 16th, 2006

bebeğinizi çöpe atmayın

1998 yılında İtalya’daki genç annelerin çöp kutularına terk ettiği bebek sayısı her geçen gün artınca, gönüllü bir kuruluş çareyi çöp tenekelerinin üzerine afiş yapıştırmakta bulmuş.

Son yıllarda yüzlerce bebeğin çöp tenekelerine bırakılması üzerine başlatılan afiş kampanyası büyük ilgi toplamış. Çünkü afişlerin üzerinde dokunaklı cümlelere yer verilmiş: “Ben bir bebeğim. Beni bir hastaneye bırakın, çöp tenekesine değil.”

İlk aşamada başkent Roma’da 20 bin çöp tenekesi kampanya kapsamına alınarak bebekleri terketmek isteyenler için köşe başlarında kutular dahi oluşturulmuş ve böylece posta kutusu büyüklüğündeki bu kutulara anneler kimlikleri saklı tutulmak kaydıyla çocuklarını bırakabilmişler.

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

WordPress.com'dan blog alın.