Satırarası
Satırarası
Satır Aralarındaki Gizli Hazineler…
Peri Kızı’nın Masalı
Salı, Mayıs 1st, 2007

Peri Kızı, aşağıdaki güzel görünümlere kendini kaptırmıştı. Haklıydı da. Öyle güzel dağların ve ırmakların üstünden geçiyorduk ki! Ara sıra bahçeler içinde güzel saraylara rastlıyorduk. Bilinmeyen yerlere giden atlılar, uçarcasına geçip gidiyordu aşağılardan.
- Bize bir masal anlatmaz mısın Peri Kızı? dedim. Bakışları aşağılara doğru kaydı ve geçip giden atlılara, ağaçlara, ormanlara baktı bir süre daha. Sonra bana döndü:
- Sana en iyi bildiğim masalı anlatmamı ister misin? diye sordu.
- Elbette, hem de çok isterim.
- Dinle öyleyse, dedi Peri Kızı ve başladı anlatmaya.
Peri diyarlarından bir diyarda; Peri Kızı, padişah babasıyla birlikte, sırça sarayında yaşıyordu. Fındık kabuğundaki elbiselerini giyiyor, altın ve gümüş tabaklarda yemeklerini yiyordu. Dadısı ona, insanlara dair masallar anlatıyordu akşamları. İnsanların haline çok üzülüyordu Peri Kızı. Zavallıcıklar, uçamıyorlardı bile. Bütün işlerini güç ve kuvvetle yapmak zorundaydılar. Altın ve gümüş için de çok kavga ediyorlardı. Ve en önemlisi, Kaf Dağı Ülkesi’nin masal olduğunu düşünüyorlardı. Onların Kaf Dağı hakkında çok az şey bildikleri açıktı.
Daha çocukluğunda, babası ona bütün periler ülkesini gezdirmiş, iyi kalpli perileri, kötü kalpli perileri birbirinden ayırt etmesini öğretmişti. Uçarken dikkat etmesi gereken şeyleri de iyice belletmişti.
Peri Kızı’na en eğlenceli gelen şey, kılık değiştirmekti. Kelebek olmayı seviyordu. Bazen de bir kuş! Mesela bir kar kuşu. Deniz kıyısında ise, en çok sevdiği şey martı olmaktı. Bir çocuk gördüğünde, uç uç böceği olmayı seviyordu. Çocuklar onu kandırdıklarını sanıyorlardı. Fakat, Peri Kızı’nda öyle birkaç terlik ve pabuca kanacak göz yoktu. Onun öyle çok terlik ve pabucu vardı ki! Ama çocuklar ne bilsin!
Bir şey daha öğretmişti babası ona. İşte en çok dikkat etmesi gereken de buydu; insanlardan sakınmak. Ama her şeye rağmen, insanoğlundan bir Şehzade’nin, sırça sarayın kapısını çalmasına engel olamamıştı peri padişahı. Sarayın kapısını, sanki, “Kızınızla evlenmek istiyorum” der gibi çalmıştı Şehzade. Böyle zamanlarda Peri Kızı dayanamayıp bir kurbağaya dönüşürdü. Yine öyle oldu. Aslında Şehzade’nin, çirkin bir kurbağayla evlenmek istemeyeceğini düşünüyor ve onun şaşkın halini görmek için sabırsızlanıyordu Peri Kızı. Bu, onu en çok eğlendiren işlerden biriydi. Gerçekten de çok şaşırdı Şehzade.
Aslında Şehzade’nin isteği basitti. Babasına bir ok atacağını ve ok nereye düşerse o evin kızıyla evleneceğini söylemişti. Attığı ok, Peri Kızı’nın yaşadığı sırça sarayın üzerine düşmüştü. Elbette bir kurbağayla evlenmesine babasının izin vermeyeceğini biliyordu. Üstelik, kendinden büyük olan iki kardeşin biri, baş vezirin, diğeri de ikinci vezirin kızlarıyla nişanlanmışken… Okunu, ikinci ve üçüncü kez attı. Sonuç değişmedi.
Ok, her defasında sırça saraya isabet ediyordu. Bunda, kendisinin de bilmediği bir hikmet olduğunu düşündü. “Bu işin içinde bir iş var!” diyordu. Kaderine razı oldu ve kurbağa kızı alarak oradan ayrıldı. Şehzade, ne sırça bir sarayın kapısını çaldığının farkındaydı ne de bir peri kızını alıp, babasının sarayına götürdüğünün. Çünkü okun düştüğü yerde, onun tek görebildiği, bir ormanın içindeki küçük kurbağa deliğiydi. Peri kızı, kılık değiştirirken her şeyi insanların gözlerinden gizlemişti.
Kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Peri padişahının bile. Çünkü, yasalarına göre kılık değiştirmiş bir halde iken, bir periyi, bir insan bulup alırsa, peri onun olurdu. Taa ki, insanoğlu onu özgür bırakana dek. Bu da, peri hangi kılığa girmişse, o giysinin yakılmasıyla mümkün oluyordu. Ama bu giysiyi de, perinin sahibi olan insanın yakması gerekiyordu. “Artık özgürsün” anlamına geliyordu bu. Tabii böyle bir durumda, peri padişahı, kızını hemen gelip alabilirdi. Böyle bir şey olur muydu? Kimbilir? Peri padişahı ve sarayda yaşayan diğer perilerin, Şehzade kendilerini de almadığı için, şükretmeleri gerekiyordu.
Melek ÇE

Çocuklara Küsen Yıldızlar
Pazartesi, Nisan 16th, 2007

Bir akşam Aykız göğe bakmış. Ne ay ne de yıldızlar yerindeymiş. ‘Yine saklambaç oynuyorlar benimle’ demiş içinden. Ben de ebe olur onları sobelerim. Bilindik tekerlemeleri saymış. Tam “Önüm arkam sobe!” derken, yankılanan bir sesle irkilmiş. Başını kaldırıp baktığında Aydede’yle göz göze gelmiş.
- Boşuna uğraşma demiş, Aydede. Yıldızlar size küstü. Bir daha çıkmayacaklar ortaya.
Aykız şaşırmış. “Çocuklara küsen yıldızları da ilk defa görüyorum!” demiş alaylı alaylı.
Aydede: “Bence üzülsen iyi edersin. Bir an önce otur da düşün onları nasıl bulacağını. Yoksa geceleriniz daha da kararacak, insanlar mutsuz olacak.”
Aykız; “Ben nasıl bulabilirim ki? Üstelik neden küstüklerini bile bilmiyorum.” diye omuz silkmiş.
Aydede: “Düşünerek bulacaksın nedenini. Bulduğun her neden de seni saklanmış bir yıldıza götürecek. Sen de onları sobeleyeceksin. Sobelediğin her yıldız gökyüzünde yeniden ışıyacak. Ülkedeki insanların mutluluğu senin elinde. Elini çabuk tut, aydınlansın gecelerimiz.”
“Neden ben?” diye sormuş Aykız.
Aydede; “Çünkü ilk sen gördün onların saklandığını. Belki de bu işi başaracak tek kişi sensin.
Aykız gün doğmadan koyulmuş yola. Az sonra dağların ardından ışıyan güneşin ışıkları arasında görmüş yıldızların bazılarını. Erken kalkıp bu manzarayı görmese bulamayacakmış yıldızların bir kısmını. Meğer bu manzara ne mutlu ediyormuş insanı. ‘Şimdiye kadar ne çok şey kaçırmışım!’ diye hayıflanmış. Üstelik günü de bereketlenmiş. Tam bunları düşünürken yıldızlar uçuşmuş gökyüzüne. Anlamış ki ilk yıldız kümesi sahip olup da farkına varamadığı güzelliklerin içinde gizliymiş. Denizin üzerindeki yakamozlarda, dağların yamaçlarında, suların akışında, derelerin kıvrımlarında, ovanın yeşilinde ve daha nice güzelliklerde bulduğu yıldızlar için “Sobe!” diye bağırmış.
Etrafına bakınarak yürümeye devam etmiş. Bir balıkçı kulübesinin önünde durmuş. Yaşlı bir balıkçı ağları temizliyormuş. “Kolay gelsin balıkçı dede.” demiş. “Allah razı olsun!” demiş balıkçı.
Ağları temizlemeye yardım etmiş. Balıkçı çok sevinmiş. Başını kaldırıp da balıkçının gözlerine bakınca “Sobe!” diye bağırmış. Balıkçı şaşkın şaşkın gülümsemiş Aykız’a. Aykız anlamış ki yardıma ihtiyacı olanların gözlerinde daha nice yıldız saklı. Aç bir kediciğe bir dilim ekmek vermiş, donmuş bir serçeyi kolları arasında ısıtmış. Yaşlı bir teyzenin eşyalarını taşımış. Annesine ev işlerinde, kardeşine ödevlerinde yardım ederken bulmuş yıldızların bazılarını. Görmeyen birinin gözündeki yıldızı bile sobelemiş önündeki taşı alırken. Ve etrafa bu gözle bakınca yaşamın içine ne çok iyiliğin gizlendiğini anlamış. Yıldızlar da mutluluk içinde sobelenmişler.
Akşam olunca bir şenlik başlamış gökyüzünde. Aykız mutluluk içinde göğe bakmış. Yıldızlar yerlerini almış. Ama hâlâ eksikler varmış.
Ertesi gün yine gün doğmadan çıkmış yola. Yine güzellikleri seyrederken bir parka varmış.
O sırada ellerinde bebek arabası olan bir kadınla bir adam çıkagelmiş. Bebeği sevmek için izin istemiş Aykız. Bebeği severken onları izleyen adamla kadının bakışlarında yakalamış iki yıldızı. Anlamış ki anne ve babaların gözünde saklıymış yıldızların bazıları. Çocuklarına sevgiyle bakarken görünürmüş onlar. Tüm anne ve babalar için “Sobe!” diye bağırmış.
Güneş tam tepesine dikildiğinde okula geç kalacağım diye koşmuş evine. Aklı hâlâ yıldızlardaymış. Bu oyuna kendini öylesine kaptırmış ki Aykız, bıraksalar ömür boyu yıldız arayacakmış. Okul bahçesinde oynayan öğrencilerin gözlerinin her zamankinden farklı ışıldadığını görmüş. Biraz daha dikkatlice bakınca “Sobe!” diye bağırmış. Yıldızların bir kısmı da öğrenme isteğiyle dolu çocukların, çocukların gözlerindeymiş meğer. Öyle bir bağırmış ki okul yankılanmış. Herkes saklambaç oynamak için toplanmış bahçede.
Akşam olunca büyük bir heyecanla koşmuş pencereye. Yıldızların neredeyse hepsi göz kırpıyormuş Aykız’a.
Aydede, “Birkaç yaramaz yıldız hâlâ kayıp.” demiş. Aykız bu defa nazlanmamış. Ertesi gün yine yıldız aramak için çıkmış yola. Bu defa nereye baktıysa daha önce bulduğu yıldızların yansımalarını görmüş. Yaramaz yıldızlar öyle saklanmışlar ki… “Bulmak kolay olmayacak.” demiş Aykız. Neredeyse ümidini yitirmek üzereymiş.
Dalgın dalgın yürürken önündeki arkadaşının çantasından kaleminin düştüğünü görmüş. Hemen onu alıp arkadaşına vermiş. Arkadaşı, ‘Teşekkür ederim sana!” dediği anda gözlerinde bir yıldız parlamış. Aykız anlamış ki, son yıldız teşekkür yıldızıdır. O zaman bütün yıldızları ve güzellikleri verene binlerce teşekkür ede ede devam etmiş yoluna. Akşam oturmuş pencereden seyrederken gökyüzünü, milyonlarca yıldızın artık tastamam olduğunu, aydedeyle birlikte pencereden kendilerini sayan çocuklara güldüklerini görmüş.
Filiz Güner
İllüstrasyon: Cansu Kaykaç

Yüzünde Çiçekler Açan Bahar Gözlü Çocuk
Pazar, Nisan 15th, 2007

Güneş doğduğundan beri, bir yere konmayan zıpır kelebek, nihayet yorulduğunu fark etmişti. Birçok dalı olan, çeşit çeşit kuşların kardeşçe yaşadığı kocaman bir ağaç gördü. Ağacın altında, yemyeşil çimenlere uzanmış minik bir çocuk vardı. Oraya gidip gitmemekte kararsızdı. Çünkü insanlar ne zaman bir kelebek görseler hemen peşine düşer ve yoruluncaya kadar kovalarlardı.
Kelebek, ağacın altına geldiğinde çocuğun üzerinde uçuşmaya başladı. Onun minicik burnu, çiçek gibi bir yüzü vardı. Yanakları al aldı. Kelebek onu, kırmızı bir laleye benzetti ve hiç düşünmeden miniğin burnuna kondu. Çocuk, gözlerini açtığında, burnunun tepesinde rengârenk bir şey olduğunu fark etti. Kelebek, bu bahar gözlü çocuğa gülümsedi ve:
- Merhaba, burnuna izinsiz konduğum için özür dilerim, dedi.
- Hoş geldin. Daha önce hiçbir kelebeğe bu kadar yakın olmamıştım.
- Ben de daha önce bir insanın burnuna konmamıştım, dedi kelebek ve gülmeye başladılar.
Kelebek devam etti:
- Ben çiçeklere konarım hep. Çünkü çiçekleri çok severim.
- Ya, ben de çiçekleri çok severim. Ama kelebekleri de severim, dedi bahar gözlü çocuk ve utangaç gülümsedi kelebeğe bakıp.
Kelebek zar gibi kanatlarını çırptı ve incecik sesiyle konuşmaya başladı:
- Havalar çok güzel, artık her yer bahar. Mis kokulu çiçekler açtı, leylekler çoktan geldi. Sahi sen nerede yaşıyorsun?
- Hiç sorma sevgili kelebek. Ben güneşin bile görünmediği, kocaman binaları olan, çiçeklerin, kelebeklerin uğramadığı bir şehirde yaşıyorum, dedi başını öne eğerek.
- Çiçeklerin, kelebeklerin olmadığı yer mi? Ne tuhaf…
Çok şaşırmıştı kelebek.
- Evet, gerçekten çok tuhaf. Mesela, çocuklar oyun oynamayı bilmiyor bizim oralarda. Büyüklerse her şeye karşı çıkıyor ve her şeyi yönetmek istiyorlar. Zaten çoğu zaman bizi anlamıyorlar.
- Büyükler hep öyledir. Keşke hiç büyümesek…
- Bir de biz, yağmurda ıslanmak, karda yürümek nedir pek bilmeyiz. Neredeyse gökyüzüne ulaşan evlerde yaşarız; ama ay dedeyi hiç göremeyiz.
- Ne kötü, çok sıkılıyor olmalısın?
- Benim gibi, çocukların hepsi sıkılıyor. Hayal bile kuramıyor, kahkahayla gülemiyoruz.
Kelebek ve bahar gözlü çocuk kara kara düşünüyor; ama bir çıkış yolu bulamıyorlardı. Ağaçtan kuşlar havalanıyor, yanlarından vızıldayarak arılar geçiyordu. Bahar gözlü çocuk, çevresinde olup bitenleri hayranlıkla seyrediyordu. Sessizliği kelebek bozdu:
- Sen benim tek insan dostumsun biliyor musun? Çiçekler gibi yüzün var. Gülünce güneşe benziyorsun ve gözlerin de baharı hatırlatıyor. Hep burada kalabilsen ne güzel olur.
- Keşke, dedi bahar gözlü çocuk içini çekerek.
- Beni kovalamana, hatta yakalamana bile izin verirdim o zaman. Sana tek tek kelebekleri tanıtır, çiçeklerle konuşmayı öğretirdim. Kuşların yuvalarını yapmalarına yardım eder, yağmur yağarken doya doya ıslanırdık.
Çocuğun bahara benzeyen yeşil gözleri dolu dolu olmuştu.
- Hayali bile güzel… Ben de eve döndüğümde yine dört duvarın arasına gireceğim. Okula gidip yeni şeyler öğrenmek güzel; ama insanların öğrendiklerinin tersi hareketler yapması üzücü. Bu arada başını ağrıtmadım değil mi?
- Hayır, biz dostuz.
- Kimse beni böyle dinlemez. Sen çok iyi bir kelebeksin.
- Sen de çok iyi bir çocuksun. Çiçekleri ve kelebekleri çok seviyorsun. Diğer çocuklar gibi beni yakalamaya çalışmıyorsun.
Bahar gözlü çocuk kelebeğe parmağını uzattı. Kelebek hiç düşünmeden, çocuğun minicik parmağına kondu. Çocuk, onun kulağına şöyle fısıldadı:
- Artık senin için de dua edeceğim, çok sevdiğin çiçekler için de… Ve kuşlar için de…
Kelebek iki kez kanatlarını çırptı. Üçüncüde, bahar gözlü çocuğun havaya kaldırdığı elinden havalanıverdi. Bahar gözlü çocuk ilk defa bu kadar mutlu dönüyordu şehrine…
Şeyma Yol
İllüstrasyon: Sevgi İçigen

Kitaplar, Kediler, Fareler
Cumartesi, Mart 17th, 2007

Bir varmış bir yokmuş.
Bir çocuk varmış.
Kütüphanesinde dünyanın en güzel kitapları…
Okurmuş çocuk.
Okumayı herşeyden çok severmiş.
Kedileri de.
Farelerden hiç konuşmak istemezmiş.
Çünkü bilirmiş olan biteni.
Gece vakitlerinde gizlice
Canına okurmuş kitapların,
Uzun kuyruklu cinpirik fareler…
İllüstarasyon: Özlem Keleş

Gemideki Hazine
Pazar, Mart 4th, 2007

Düşümde bir gemideydim. Upuzun direkleri ve onlarca yelkeni olan büyük bir gemiydi bu. Bir içindeyim geminin, bir dışında. Sanki bir kuş olmuşum, geminin ufukları gören direğine konmuşum. Etrafı seyrediyorum.
Uçsuz bucaksız bir okyanusta yol alıyor gemi. Aşağıda geminin güvertesinde gezinen insanlar var. Herkeste bir telaş bir telaş? Hiç kimse bir başkasıyla ilgilenmiyor ve işini yapmaya çalışıyor. Öyle büyük bir gemi ki bu? Bir korsan gemisi mi yoksa?
Az sonra geminin güvertesine konuyorum ben de. Aşağıya inen merdivenlerin kapısı açık. Kapıdan içeri dalıveriyorum. İlginç yerler var burada. Epeyce gezindikten sonra bir oda çıkıyor karşıma. Odada birkaç tane sandık var. Her birinin üzerinde bir şeyler yazıyor. Ne yazdığını çözmeye çalışırken, kapı kapanıveriyor. Bir korku çöküyor içime. Çıkmak istiyorum buradan. Her yer kapalı. Odadaki eşyalar gizemli. Masanın üzerinde eski bir dürbün, korsanların kullandığı tek gözlü bir maske ve onun yanında da hemen bir defter var.
Ne yapacağıma karar veremiyorum. Sandıkları mı açmaya çalışsam, kapıları mı? Kafamı kaldırınca yukarıdaki yuvarlak pencereyi görüyorum. Anlıyorum ki denizin altındayım.
Masaya yönelip defteri karıştırmaya başlıyorum. Başlık şu: Hazine sandıkları! Kafamın içinde şimşekler çakıyor. Birkaç sayfa ileride sayılar çıkıyor karşıma. Karmakarışık sayılar? Sandıklarla ilgili olmalı bunlar. Çünkü aynısından sandıkların üzerinde de var. İşte hazine sandıkları! Nasıl açılacakları da defterde yazılıdır her halde. Hâlâ dışarı çıkmayı istiyorum. Ama önce sandıkların içinde ne olduğunu görmeliyim. Hızla çeviriyorum sayfaları. Çevirdikçe yazılar Türkçeleşiyor. Hepsini okuyabiliyorum. Hazinenin anahtar bölümüne geliveriyorum bir solukta. Ve? İşte anahtar cümle? Gerçek hazinenin anahtarı sende? Kimde? Beni mi kastediyor?
Gerçekten, eski kocaman bir anahtar buluyorum kanatlarımın altında. Hemen sandığın birini açıyorum. İçinden beyaz bir bohça çıkıyor. Bohçanın kanatlarını açıyorum. Kat kat? Her katından güzel kokular yükseliyor. Aralarında gül yaprakları var. Sonuncu kanadı da kaldırdığımda bir kutuyla karşılaşıyorum. Kutuyu alıyorum, yavaşça kapağını açıyorum, içinden bir ışık yükseliyor. Işığın ortasında da kırmızı bir şey! Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Düşünürken kırmızı kutu bir kitaba dönüşüyor. Sayfaları kendiliğinden açılıyor. Bakıyorum yazıları tanıyorum. Bu kitabı da?
Diğer sandıkları da açıyorum. Her birinde farklı kutular var. Hepsi de dokununca kitaba dönüşüyor, benim daha önce gördüğüm, tanıdığım kitaplar bunlar.
Tam son sandığı açacağım sırada kapı açılıveriyor. İçeriye tek gözü kapalı bir adam giriyor. İşte bir korsan! Açılan kapıdan ok gibi fırlayıp uçmaya başlıyorum. Uçsuz bucaksız bir deniz var aşağıda? Uyanıyorum.
Hemen kitaplığın karşısına geçip düşümdeki kitapları arıyorum. Doğrusu merak ediyorum, kitapların bana hangi sandığın anahtarını vereceğini.
Musa Güner
İllüstrasyon: Güzel Sarıgül

İri ve İnce
Pazartesi, Ocak 8th, 2007

Bir varmış, bir tane daha varmış
Bir Rus köyü’nde iki balık yaşarmış. Aşkları varmış. İri, Küba’ya kadar yüzelim demiş bir gün. Yeni sularla yıkansın aşkımız. İnsan, sevdiğiyle geçen zamana doyamadığı kadar aşıkmış. Balıklar içinde öyleymiş. İnce için fark etmezmiş. Bırakmışlar kendilerini akıntıya. Boğazları geçerken… Bizimkiler farkına varmadan bir balıkçının ağına takılmışlar. Daha doğrusu İri takılmış. İri ya. İnce de sıyrılıp çıkmış. İnce ya. Bırakıp gitmedi. Hem inceydi hem aşık. Kemirip ağları, kurtardı İri’yi. ‘E, tabi, ben bu ağlara takılacak kadar güçlü kuvvetli değilim, eriyip gidecek gibiyim’ diyerek, onun gururunu da okşadı. Aşkta, en yanlış şeyler bile mantıklı gelir insana. Tabi balıklara da. Çünkü aşk, suyun içinde de aşktır.
Derken, bizimkiler soğuk denizlere kavuştular. Soğuk sulardan hastalanmış ince. Ya geri döneceklermiş. Ya tek bedene düşeceklermiş. İri düşünmüş. Böyle anlarda düşünülmez. Ve Küba’ya gitmeyi seçmiş. İnce de bir balinanın midesini boylamış. Boyladığı iyi olmamış. İri’nin hafızası 5 saniyelikmiş. Nereye gittiğini ve adını unutmuş hemen. İnsan unutur, hatırlatılmazsa. Balıklar da. İriyi de yutmasın bir balina. Sonra bir mucize olmuş. Hep olur. İri’yle İnce’yi yutan… Meğer aynı balinaymış. İnce balinanın midesinde ölmemiş, midenin sıcaklığında dirilmiş. Kavuşmuşlar birbirlerine. “Cennet, sevdiğinin yanıdır”… Demişler birbirlerine.
Bu hikâyeyi balıklar, bir balinadan öğrenmiş. İnsanlar da bir şarkıdan…

Ve Aşk Ortada Kaldı
Salı, Aralık 5th, 2006

Gecenin karanlığında evlerinde bulunan insanları bir anlık rahatsız eden siren sesi, adamın sürekli kulaklarında çınlıyordu. Siren sesi ile dolan kıvrımlarında beyninin hatıralar, şaşkınlık, hüzün, umut, umutsuzluk, güçsüzlük bir o yana bir bu yana çarpıyor ve siren sesleri ile yine çıkıp gidiyor ve yeniden geliyordu.
Bir 17 sene öncesi idi, insanların sürekli ayaklarına baktığı ayakkabı mağazasında çalışırken ilk defa birisinin gözlerine bakıyor ve ilk defa birisinin gözlerinde kalıyordu. Bir çift göz bu kadar sıradan olduğu halde bu kadar özel nasıl olabilirdi acaba. Bu kahverengi gözler başka hiç kimse de bu kadar anlamlı bakamaz, başka hiç kimse de bu kadar güzel olamazdı. Karar verdiğinde bu kızın kahverengi gözlerinin kendi görüntüsü ile kapanmasına daha 19 yaşındaydı ve ne olursa olsun bu kız kendi hayatının bir parçası olacaktı. Ayakkabı öyle sık alınan bir şey değildi, bu kız da ilk defa bu dükkâna gelen bir müşteri idi. İzlemeliydi, peşinden koşmalı idi, uğraşmalı idi. Öyle de oldu, izledi, uğraştı, peşinden koştu ama nihayet istediği oldu. Artık arada bir ürkek adımlar onları birbirine kavuşturuyor, o kahverengi o dünyalar güzeli gözler bir o kadar masum, bir o kadar bağlı ve bir o kadar da ürkek bakışlarını arada bir adamın üzerinde arada bir cevrede dolaştırıyor, başka gözlerin onu tanımasından ürkerek, bu adamın yanında hep kalmak isteyerek ama içinde bulunduğu o anda onunla görünmek istemeyerek bakıyordu dünyaya.
Her şey ne kadar güzeldi, ve ne kadar daha güzel kalmasını sağlamak onların ellerindeydi. Evlenmeliydiler. Adam ilk evlilik teklifini Üsküdar’da deniz kenarında mütevazi bir bankta:
“BU DENIZIN UZERINDE PARLAYAN IŞIKLAR KADAR INSAN VAR BU ŞEHIRDE, DALGALANDIKÇA DENIZ KİMİ BIRLIKTE YANAR BIRLIKTE SÖNER, KİMİ AYRI AYRI YANAR SÖNER. BENİM IŞIĞIM TEKTİ BUGUNE KADAR BU DENIZDE, KÂH YANDI KÂH SÖNDU, KÂH AĞLADI KÂH GÜLDÜ, BİR GÜN BENİM IŞIĞIM SENİN IŞIĞINI GÖRDÜ, EĞER SEN DE KABUL EDERSEN, SEN DE BU IŞIKLARI BİRLEŞTİRELİM DERSEN…”
“Evet” demişti kız ve o akşam o denizde parlayan binlerce ışık onlara şahitlik etmişlerdi. Deniz dalgalandı, iki ışık yan yana geldi ve el ele parladı. Ne beklendiği gibi bu evliliğe karşı çıkan oldu, ne de umutsuz ask filmlerindeki gibi içkiye düşen bir koca ya da kor olan bir kadındı bu evliliğin geleceği.
Hayalleri vardı birlikte en fazla iki çocuğun sığabileceği hayalleri ve bir ev panjuru olmayan, geniş olmayan ama kendilerinin olan ve bir araba bu iyi adamın ayaklarını yerden kesecek olan ve bu güzel kadını mutlu edecek olan. Olmasa da olurdu bu ev ve bu araba. Kadın ve adam yine mutlu idiler, yine de inat mutlu olacaklardı.
Yıllar geçti, adam kendi kendine 17 sene kadar olmuş bu yıllanmış hikâyenin nasıl hala bu kadar canlı nasıl hala bu kadar güzel olduğunu merak ediyordu. Asıl merak ettiği bu zamanlara kadar bu hikâye nasıl bu kadar güzel süregelmiş ve hala da sürmekteydi. Ne kadar şanslı bir adamdı. Ne güzel bir karısı vardı, ne iyi idi. Onu ne kadar çok seviyordu. Bunca senede çocukları olmamıştı, olamamıştı ama olsun, birbirlerine kari koca birbirlerine çoluk çocuktular. Bir evleri vardı kendilerinin ve bir de araba değil ama motosikletleri vardı ayaklarını yerden kesen.
17 sene geçmişti ne kadar mutlu idi kadın. Kendisini bir kez bile incitmemiş bir koca, kendisini delice sevmiş bir eş, ve delice sevdiği bir eş. 17 yıl olmuştu, hala ilk günkü gibi heyecanlanırlardı birbirlerini gördüklerinde, hala sarılırken birbirlerine 17 koca yılın etkisi ile 17 kat daha hızlı çarpardı kalpleri ilk sarılmalarında attığından. Hala arada bir yıllar önce durdukları sahilden denize bakar kendi ışıklarını ararlardı el ele. 17 koca yılın her anında adamın gözlerinde kadın ve kadının gözlerinde adam oldu, aşk oldu.
Hava soğuktu, soğuk bin iğne gibi saplanıyordu adamın vücudunun her yerine, beynine dolan siren sesleri ile birlikte. Gözlerinden akan yaşlar ara sıra gözlerini buğulasada adam yine de ambulansın ardından hiç ayrılmıyor, ambulans hızlandıkça hızlanıyor, yavaşladıkça yavaşlıyor ama bir an olsun bırakmıyordu peşini. Uzundu yollar uzaktı hastane, çelik gibi soğuktu hava. Ambulansın geçtiği yerlerde insanlar pencerelerinden izliyorlar olan biteni görüyorlardı ama gerçekte olan biten çok farklı idi. Uzundu yollar uzaktı hastane.
Hâlbuki o akşamda her akşam olduğu gibi idi, adam televizyon karşısında kadın banyoda idi, az sonra çıkacaktı kadın banyodan saçlarından suları aka aka, yüzünden gülücükler saça saça, gelecek kocasının yanağından öpecek, adam onu koklayacak ve hep yaptığı gibi sımsıkı sarılacaktı.
Banyo sıcaktı, az kalmıştı kadın çıkacaktı, bir sabun kaydı, kadın üzerine bastı, ayağı kaydı her yer karardı. Bir gürültü geldi banyodan, adam seslendi, ses gelmedi, adam seslendi cevap yoktu, acele ile kalktı adam banyoya koştu, yerler kaygandı ve o yerde kadın boylu boyunca uzanıyordu, banyoda kan vardı. Adam kadının kafasına havlu bastırdı, olmadı elini bastırdı olmadı, kadının gözleri açıktı ve o gözlerde hala adam vardı. Kalktı adam telefona sarıldı, uzundu yollar uzaktı hastane.
Belki dakikalar belki saatler belki asırlar geçti, adam anlamadı. Ambulans geldi, kadını aldı, adam geride dondu kaldı, bir karışıklık oldu ambulans gözden kayboldu, deli gibiydi adam, adamın bir motosikleti vardı. Motora atladı, ambulansı yakaladı, ambulans hızlandı o hızlandı, ambulans yavaşladı o yavaşladı. Uzundu yollar, uzaktı hastane. Ve çelik gibi soğuktu hava, adamın üzerinde sadece atleti vardı.
Az kalmıştı hastaneye, hemen bir iki ışık sonra idi. Ambulans hızla yollara daldı, arkasında motosikletli adam vardı, ambulans biraz daha hızlandı, adamın gözlerinde yaslar vardı, buğulu idi ambulans buğulu idi yollar, adam bir ana yola daldı, motorun tekerleri kaydı, uzaklaştı ambulans, buğulu idi yollar, o kalabalık yolda buğulu bir araba adama çarptı. Adamın gözlerinde son bir kez kadın parladı ve kapandı.
Nihayet ambulans hastanede idi, acele ile arka kapı aralandı, kadın çıkarıldı. Sedye acile sürülürken kadın son bir kez havaya baktı ve o gözlerde bir adam parladı ve kapandı.
O sırada denizde bir çift ışık birlikte dibe daldı ve aşk ortada kaldı…
Hasan Özer

Herman’ın Öyküsü
Salı, Aralık 5th, 2006

1914 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmış bir askerin, Herman’ın öyküsü…
Patlamalar, haykırışlar, kan ve ölüm… Yalnızca bunların yaşandığı cephede, Herman’ın da katıldığı bir savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Askerler, her türlü insanca duyguyu unutmuş gibiydiler. Düşmanlarını öldürmeden önce, bir an durup onların gözlerine bakıyorlardı. O gözlerde gördükleri korku ve acıdan etkilenmiyorlardı. Kendi korkuları her şeyin ötesindeydi. Kazanmak, yaşamak demekti; kaybetmek ise ölüm. Herman ve düşmanları kazdıkları derin siperlerde bulunuyordu. Her gün ölümü görüyordu Herman, arkadaşlarını yitiriyordu. Her gün acımasızlığa, nefrete, kine şahit oluyor ve ülkesi için o da buna katılıyordu. Her gün benliğinden bir parçanın daha kopup gittiğini hissediyor, eksiliyor, eksiliyordu… Askerler, haftalar boyunca savaşmaktan bitkin düşmüşlerdi, acı ve pislik içindeydiler. Herman, yaşadığı bu durumdan bezmişti artık. Ne tarihin ne de saatin farkındaydı. Zamansızlığın boşluğunda günü kurtarmanın derdindeydi sadece. Ve bir gün, bir şey oldu. Komutanlar, o günün Noel olduğunu ve savaşa bir gün ara vermek için düşmanla bir anlaşma yaptıklarını söylediler. Çünkü, her iki taraf da ortak bir dini paylaşıyordu. Tanrı’ları ortaktı.
O gün savaşa gerçekten 12 saat ara verildi. Hiçbir patlama ya da çığlık duyulmuyordu. Kulaklarına sağırlık gibi gelen bir sessizlik hakimdi etrafa. Gece olduğunda Herman, düşman siperlerinde yakılan ateşlerin ışığını gördü, bu onların daha önce hiç yapmadığı bir şeydi. O anlaşmalı barış anlarında askerler ısınmak için ateş yakmaya cesaret etmişti. Herman’ın bulunduğu siperde de aynı şey yapıldı, ateşler yakıldı, insanlar toplandı. Her iki taraf da birbirlerinin siluetlerini görebiliyordu. Sonra, şarkılar söylenmeye başlandı. Ayrı dillerde aynı şarkıları söylüyordu askerler; Herman’ın çocukluğundan beri bildiği, Tanrı’yı, sevgiyi ve barışı anlatan şarkıları… Herman, onların neşelendiğini hissediyor, yemeklerinin kokusunu duyuyordu. Daha bir kaç saat önce kıyasıya savaşan, ölümün vahşetini saçan insanlar, aralarında bir kaç metre mesafe olmasına rağmen tedirginlik hissetmiyor, kendilerine sunulan bu anların keyfini çıkarıyorlardı. Herman ise savaşın nasıl da zoraki bir nefret oyunu olduğunu düşünüyor, aylardır yaşanan kâbusun anlamsızlığını artık daha iyi anlıyordu. Savaş boyunca hiç kimsenin ölmediği tek gündü o ve yine savaş boyunca herkesin huzur içinde uyuyabildiği tek gece…
Bu olay Herman’ı çok değiştirdi. Yıllar sonra çocuklarına ve torunlarına bir mucize yaşadığını anlattı: Askerler, ortak ve güzel bir şeye, savaş ve nefrete baskın çıkan bir şeyi sahiplenerek silahlarını indirmişlerdi. Bu şey, Tanrı sevgisiydi. O, çocuklarına şöyle dedi: “Yaşadığımız mucizenin sırrını bulmak büyük bir keşif olurdu. Savaşı bir günlüğüne durduran bu sır, aslında tüm savaşlara tamamen son verebilirdi. Ben, o günü yaşadım ve içimin derinliklerinden gelen ve yüreğimden taşan sevgiyi, Tanrı sevgisini hissettim. O sevginin insanları nefretten ve korkudan uzaklaştırabildiğini gördüm. Bizlerle aynı şarkıları söyleyen düşman askerleriyle gerçekte nasıl da yakın olduğumuzu anladım. Sevginin neler yaptırabileceğini biliyorum. Lütfen bunun yolunu bulun.”

Antikacı
Perşembe, Kasım 30th, 2006

Genç antikacı hem merakı hem de ticaret nedeniyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak büyük paralar kazanıyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat, bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken:
- Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım, dedi. Meğer seni bulmak için iyileşmişim.
Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzine sobasının etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken;
- Bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır.
Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?
Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgârın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine sobasının üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah’ım!
Antikalardan hiçbiri ortada yoktu. İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak:
- İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum.
Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken;
-İskemle dediğin, dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütür müyüz?

Dünyanın En Büyük Okçusu
Perşembe, Kasım 30th, 2006

Bütün bilgelere danıştı. Nerede bir kitap bulduysa okudu. Ok atmakta usta olduğunu duyduğu kim varsa, yanına gitti. Büyük bir okçunun arkadaşı olduğu söylenen ihtiyar bir adamı ölmek üzereyken bulup, isteğini anlattı.
Konuştuğu herkes, bu işi öğrenmek istiyorsa, dağların ardında yaşayan o yaşlı adamı, o büyük ustayı bulması gerektiğini söylüyordu.
Adam dünyanın en büyük okçusu olmaya kararlıydı. Karısıyla vedalaştı, yol hazırlıklarını yaptı, tarif edilen dağın yolunu tuttu. Günlerce yürüdükten sonra ustanın yaşadığı yere geldi.
Etrafı ağaçlarla çevrili, önünde ufacık bahçesi, yıkılmaya yüz tutmuş bir kulübeydi burası. Bir-iki seslendi, cevap veren olmadı. Kulübenin penceresinden içeriye baktı, etrafı inceledi, çiçekleri seyretti, hâlâ gelen-giden yoktu. Bir ağacın gölgesine uzanıp, hayaller içinde beklemeye başladı. Yorgundu, az sonra uyuya kaldı.
Gözlerini açtığında, başucunda dikilmiş, kendisini seyreden biri vardı. Eski ama tertemiz giysiler içinde yaşlı bir adam. Bu büyük usta olmalıydı. Hemen toparlandı, saygıda kusur etmemeye çalışarak kendini tanıttı. Niçin geldiğini, okçuluğa olan merakını, okuduğu kitapları, her şeyi bir çırpıda anlattı.
Usta hiçbir şey söylememiş, bir tek soru bile sormamıştı, hatta onu dinlemiyor gibiydi. Elindeki değnekle yere bir şeyler çiziyor, yüzünü ekşitiyor, sürekli uzaklara bakıyordu. Sonra birden kalktı, kulübesine doğru yürümeye başladı. Tam kulübenin önüne geldiğinde bir an durakladı, başını çevirmeden seslendi:
-Gözlerini kırpmamayı öğren, öyle gel!..
Bunca yolu bunun için mi geldim, diye düşündü adam. Sonra hak verdi Büyük Usta’ya, bir bildiği vardır herhalde, deyip evine döndü.
Gözlerini kırpmamayı öğrenecekti, ama nasıl? Hayli zaman düşünüp taşındıktan sonra şöyle bir yol izlemeye başladı: eşinin dikiş makinesinin üstüne başını koydu. İğne inip kalktıkça gözlerini biraz daha yaklaştırarak bakmaya çalıştı. Her gün biraz daha uzun süre gözünü kırpmadan bakmayı başararak, tam dört sene boyunca bütün vakitlerini böyle geçirdi. Sonunda başarmıştı. İğne neredeyse kirpiklerini değiyor, ama o gözlerini hiç kırpmıyordu.
Adam tekrar Büyük Usta’nın ardında yaşadığı dağın yoluna düştüğünde, şehirdekiler onun iki kirpiğinin arasında ağ yapan küçük örümceği konuşuyorlardı.
Bu kez Usta’yı kulübesinde buldu. Olanları anlattı. Heyecanlıydı, fakat bir takdir sözü duymak için boşuna bekledi. Usta ocağa odun atarken o hayal kurmaya başladı; birazdan, evlat, diyecekti, okunu ve yayını al, peşimden gel. Birlikte dışarı çıkacaklar, okçuluğun incelikleri üzerine konuşmaya başlayacaklardı. Usta ona yatacak bir yer gösterecekti sonra. Senelerce sabahtan akşama kadar çalışacaklardı. Ama sonunda şehre döndüğünde herkes dünyanın en büyük okçusunu alkışlayacaktı. Ağzı kulaklarına varıyordu adamın. Karısı onunla gurur duyacak, bir sürü öğrencileri olacaktı, kitaplar yazacaktı ve daha neler neler…
Usta’nın sesiyle kendine geldi, düşündüklerini belli etmemeye çalıştı. Büyük Usta gelip adamın karşısına durdu, gözlerini gözlerine dikti ve dedi ki:
-Şimdi küçük şeyleri büyük, büyük şeyleri daha büyük görmeyi öğren, sonra gel…
Dağdan aşağı yürürken düşünceliydi adam. Anlaşılan, ok ve yayı eline alması için birkaç sene daha sabretmesi gerekecekti. Ama bu defa hiç değilse konuşurken yüzüne bakmıştı büyük usta. Bunu düşününce mutlu oldu. Bu ilerlediğinin işareti olmalıydı.
Eve geldiğinde karısı hiddetle üzerine yürüdü adamın. Ne zamana kadar devam edecek, diyordu, vazgeç bu sevdadan artık! Bizim halimiz umurunda mı, şimdi ne yapacaksın, sırada ne var?
Karısı konuşurken, o ne yapacağını bulmuştu. Bir saman çöpü aldı, küçük bir böceği taktı çöpün ucuna. Pencerenin önüne koyup seyretmeye başladı. Aylar boyunca karısıyla kavga etmediği bütün zamanları böceği uzaktan seyrederek geçirdi. Nihayet, tam üç sene sonra, saman çöpünü bir ağaç, böceği bir at kadar görmeye başladı. Üstelik bütün detayları, bütün görünmez çizgileri. Bu ders de tamamdı işte…
Büyük Usta bu kez kapıda karşıladı adamı, içeri buyur etti. Dikkatle dinledi.
-Tamam, dedi sonra, sen büyük bir okçusun artık!
Adam şaşırmıştı. Beraber bahçeye çıktılar, büyük usta bir ok ve yay getirip öğrencisine verdi. Uzakta ki bir ağacı göstererek, şu budağı görüyor musun, dedi, oku oraya atmanı istiyorum senden. Adam oku yerleştirdi, yayı gerdi ve attı. Ama ne atış! Tam budağın üstündeydi ok.
Sonra bir daha, bir daha… Attığı her ok bir öncekinin arkasına saplanmış, ağaçtan kendilerine kadar uzanan bir hat olmuştu.
Sevindi adam, teşekkür etti, minnettarlığını ifade edecek kelime bulamıyordu. Vedalaşıp yola çıktı. Okçuların en iyisi oydu artık.
Daha yarı yola gelmemişti ki, bir kurt düştü içine; Büyük Usta yaşadıkça ben dünyanın en büyük okçusu olamam ki, dedi. Geri dönmeye karar verdi, Büyük Usta’yı öldürecekti.
Uzaktan, yaşlı ustanın bahçede çiçeklerle uğraştığını gördü. Bu iş kolay olacaktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi, nişan aldı ve yayı bıraktı. Ama o da ne? Kendisine doğru gelen oku fark eden Usta bir karşı ok atmış, oklar havada birbirine çarpıp düşmüştü. Okları tükenene kadar bu hal böylece devam etti. Sonunda öğrencisinin yanına geldi Büyük Usta ve dedi ki:
-Anladım, dünyanın en büyük okçusu olmak istiyorsun. Eğer benden de iyi olmak istiyorsan, filan dağın ardına gitmelisin. Orada tepedeki mağarada falan usta var, git, ondan ders al.
-Git haydi, durma !..
Günlerce yol yürüdü, tarif edilen dağa geldiğinde perişan haldeydi. Nefes nefese tepeye doğru tırmanırken kayalıkların arasında bir mağara fark etti. Söylenen yer burası olmalıydı. Yeni ustayı merak ediyordu ki, seksen doksan yaşlarında, iki büklüm bir adamın titreyerek mağaranın önüne gelip bir taşın üstüne oturduğunu gördü. Oraya doğru yürüdü. Masa gibi bir kütüğün üstüne kollarını dayamış, öylece kendisine bakan bu ihtiyar bir ok ustası olabilir miydi?
Mağaraya iyice yaklaştı, ihtiyara birkaç adım mesafede durdu. Başını kaldırıp üstlerinde uçan kuşlara baktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi ve okunu bıraktı. Okun vınlamasıyla kuşlardan birinin yere düşmesi bir oldu. Güldü ihtiyar, titreyen elleriyle kütüğün üzerinden bir yay alır gibi yaptı, oku yerleştirir gibi, gerer gibi yaptı, kuşlardan birine nişan aldı. Adam bir ihtiyara, bir kuşlara bakıyordu. Elinde hiç bir şey yoktu ki ihtiyarın… Birden oku bırakır gibi yaptı, fakat o da ne?! Kuşlardan biri düşüvermişti! Büyük bir şaşkınlıkla olanları seyrederken, ihtiyar usta ayağa kalktı, yanına geldi, gözlerinin içine dikti gözlerini ve;
-Evlat, dedi, sen hâlâ ok ve yayla mı okçuluk yapıyorsun?
Adam ihtiyar ustanın yanında tam yedi sene kaldı. Şehre döndüğünde bambaşka biriydi artık. İnsanların dertleriyle ilgileniyor, öfkelenmiyor, az konuşuyor, herkesin yardımına koşuyor, sürekli tebessüm ediyordu.
Bir gün arkadaşlarıyla otururken, masanın üzerinde duran bir şey dikkatini çekti adamın. Bu nedir, diye sordu. Şaşırmıştı arkadaşı.
-Usta, dedi, dalga mı geçiyorsun benimle?
-Hayır hayır, dedi, nedir o?
İyice şaşırdı arkadaşı, ne diyeceğini bilemiyordu. Soru üçüncü kez tekrarlanınca, çaresiz cevap vermek zorunda kaldı:
Ok ve yay usta, ok ve yay.
Serdar Tuncer - Satırarası Hikayeler

Körfez, Ev Sahibi ve Genç Kız
Perşembe, Kasım 16th, 2006

- Bölüm 1 -
Son yıllarda körfezin güzellikleri dilden dile dolaşmaya başladı.
Orayı görenler, temiz ve serin sularında yüzenler başkalarına anlatıyor, bu yüzden körfeze her yıl giderek daha büyük kalabalıklar geliyordu.
Denizi öyle temizdi ki, dibindeki çakıllar ve kum taneleri bile görülürdü. Körfezin mavi sularını, sebze ve meyve bahçelerinin, telli kavakların, çınarların yeşili kuşatırdı.
Bir yanda, başları mavi, sarı, mor dumanlarla sarmalanmış dağlar, dalga dalga birbirinin önüne arkasına geçerek, örtülüp açılarak yükselir, sonra denize doğru yaklaştıkça tatlı bir uyumla alçalırlardı.
Akşam olup güneş ateşten bir top gibi dağların arkasına çekilmeye başladığında onlar bütün görkemiyle ortaya çıkardı. O zaman doruklardaki ulu ağaçların silueti, tepeleri kuşatan çam ormanları, daha aşağılarda zeytinlikler, toz pembe bir tül ardından, olgun bir ululukla göz kamaştırırdı.
Güneşin ayrılışı, denizdeki son pembe ışıklarını, suyun ürperen yüzeyinden toplayışı bitince, ay gelip her zamanki yerine kurulur, çevresine binlerce yıldız toplar, sonra altın yaldızlarını hiç ayrım yapmadan kasabanın bütün evlerine, sokaklarına, ağaçların tepesine bol bol serpiştirir ve kalan yaldızın hepsini denizin kıpır kıpır yüzeyine bir baştan bir başa boca ederdi
O saatlerde iskelenin üstüne çıkıp şöyle denize doğru yürüyen bir kişi, o anı yaşamış olmanın mutluluğunu taa yüreğinde duyardı.
Körfezin güzellikleriyle tanışanların ilgisi gün geçtikçe arttı ve sonunda kasaba bir değişme sürecine girdi.
Birçok şey yeniden ele alındı.
Küçük, bahçeli evler yerini büyük yapılara bıraktı. Moteller, lokanta ve kahveler açıldı. Deniz boyunca uzana yoldaki bütün boşluklar yeni binalarla dolduğundan, deniz artık görülmez oldu.
Yaz aylarında büyük bir kalabalıkla birlikte neşe, kargaşa, ve para geliyordu.
Köşe başlarında dondurma, kağıt helva, çekirdek ya da deniz simidi, güneş yağı satan yerler açıldı. Kahvelerden yükselen şarkılar birbirine karıştı.
Belediye başkanı da elinden geldiğince gelişmelere katkıda bulundu. Konuklar oturabilsin diye deniz kıyısına boydan boya beton kanepeler döktürdü.
Sonra küçük bir meydancığı yeniden düzenledi. Burada, kavak ağaçlarının çevrelediği bir havuz vardı. Havuzu ve bazı ağaçları ortadan kaldırarak bir takım satış barakaları ve kahveler için yer açtı.
- Bölüm 2 -
Önceleri dışarıda olan ama artık kasabanın içinde kalmış bir dere akardı. Küçük yatağından yaz kış suyu eksik olmaz, yuvarlak taşların üzerinden süzülerek denize ulaşırdı. Bu derenin üstü de bir ayıp örter gibi acele kapatıldı.
Körfez, kandırılıp pavyonlara bırakılmış gencecik bir kız gibi o güzel ve özgün havasını yitirmiş, kendini çirkinleştiren ve bayağılaştıran bir takım süsler ediniyordu.
Sıra çoktan O’nun evine gelmişti. Ancak, ne zaman yerine apartman yapmak ve karşılığında şu kadar daire vermek için gelseler, ev sahibi hemen konuyu kapatıyordu.
“Geçinip gidiyorum, satılacak evim yok benim,” diyordu.
Yaşı ilerlemiş olmasına karşın sağlıklı bir adamdı. Sert görünümlü yüzü, yüreğinin yufkalığını hiç belli etmezdi.
Yaşamı boyunca, edindiği belli kurallardan hiç sapmamıştı.
Sabah karanlığında kalkar, işini hep aynı saatte açardı. İşinin güvenilirliğiyle tanınırdı. Onun tezgahından kusurlu iş çıkmaz, çıkarsa da dükkandan çıkamazdı.
Ev sahibi, kasabanın gidişini beğenmiyor, hatta giderek buna öfkeleniyordu. Bu yeni biçimle birlikte gelen yaşam tarzını da benimsemiyordu.
Sokağını çirkinleştiren şu apartmanları yapmak için evini verip, şimdi dört duvar arasına sıkışmış, toprakla artık yalnızca saksıda görüşebilen, birçok insanla alt alta yaşamaya çalışan ve bir türlü bunu başaramayan komşularına kızıyordu.
Onaylamadığı bu gidişe katılmak istemiyordu.
O’nun evi birçok benzeri olan bir evdi. İki katlı sade bir yapıydı. Denize yakın bir sokakta bulunması, yanlarından arkaya doğru uzanan ve arkada oldukça genişleyen bir bahçesi olması, inşaatçılar için evi çekici yapıyordu.
Bahçede birkaç meyve ağacı, bir asma, zakkumlar ve bahçe duvarlarına yüklenmiş hanımelleri vardı. Ev, üç yanını kuşatan bu ağaç ve çiçek yumağına gömülmüş gibiydi.
Önde, iki yandan üç beş basamaklı iki merdivenle yapının ortasına gömülmüş bir sahanlığa çıkılır, evin cümle kapısına varılırdı.
Kapıdaki buzlu camlar, oymalı demir işlemelerle korunmuştu. Bu işlemelerde, demirci ustasının ince zevki, camı koruyacak sıklıktaki motiflerde ise sağlamcılığı görülürdü.
Kapı tokmağı bir kadın eli biçimindeydi. Tunçtan yapılmış bu elin ince parmakları, küçük tırnakları ve eli süsleyen bir yüzük en ince kıvrımlarla gösterilmişti. Eli tutup altına yerleştirilmiş bir metal parçasına vurunca, tanıdık bir ses verirdi.
- Bölüm 3 -
Sanki üç yanını çevreleyen yeşillikler yetmezmiş gibi, üst katın iki yanındaki çıkmaları arasına ve kapının tam üstüne bir küçük balkon kondurulmuştu. Oradaki parmaklıkların arasından renk renk açmış sardunyalar, begonyalar, ortancalar sarkar, evin solgun sıvasını canlı yeşilleri, pembe, beyaz, mor çiçekleriyle süsleyip güzelleştirirdi.
Küçük pencerelerin dantel perdeleri de bu süslemeye katılır, evin sade görünümüne güzellik katardı.
Eskiden sokağın öbür evleri de, benzer özellikleri olan, biraz daha genç ya da yaşlı, küçük ya da büyük olmakla birlikte hepsi alışılmış ince bir zevkin, rahat bir yaşamın birlikte bulunduğu bir bütünlük içindeydiler.
Yeni şeklini bulmadan önce, bu sokak mevsimleri yaşardı. Kışın, bahçelerdeki ağaçlar yapraklarından soyunup evlerin solgun sıvaları, yosun tutmuş kiremitleri ve sobalardan süzülen duman kokusu ortaya çıktığında, yaşam durgunlaşır, evlerin içine toplanır, baharda ise çiçekler takıştırır, gençleşir, keyiflenir ve bahçelere taşardı. Yazın, denizin ve gökyüzünün mavisi sarmaş dolaş evlerin açık pencerelerinden odalara dolar, camlı dolapların aynalarına, yüklüklerdeki kanaviçe işlemeli yastık yüzlerine kadar uzanırdı.
Yıldan yıla değişen sokaklar, giderek mevsimleri böylesine yaşayamaz olmuştu.
Bol ağaçlı küçük evli sokaklar, az ağaçlı büyük evli sokaklara dönüştü ve artan gereksinmelere göre genişletilmediği için, ilk kez yıkanan bir basma gibi çekip daraldı. Her yanı arabalar doldurdu. Balkonlardan çiçek yerine ıslak mayolar ve havlular sarkmaya başladı.
Ev sahibi, altmış yaşına kadar pek az çıktığı kasabasının yeniden kuruluşunu kaygıyla izliyordu. Yenisi yapılan bir şey eskisinden daha iyi olmalıydı. Gereksinmeler ve güzellikler birlikte gözetilmeliydi. Oysa insanların gözü, bu gidişten yararlanmaktan başka bir şey görmüyordu.
Akarken küpünü doldurmak hırsı, kasabalının gözünü karartmıştı sanki. Bu yüzden bencillik, acelecilik kol geziyor ve bu güzel kıyıya hiç yaraşmayan bir kümeleşme ve yığılma oluşuyordu.
Ev sahibi, giderek daha çok kınadığı ve onaylamadığı bu kabuk değiştirmeye evini vermeyerek karşı koydu.
Böylece yıllar geçti.
Bu yıllar boyunca ev sahibinin biricik kızı büyüdü. İnce yüzlü, kara gözlü bir kız oldu.
Bir gün bir delikanlıyla çalıştı. Uzaktan uzağa bakıştılar, yanlarında arkadaşları varken bir-iki kez konuştular. Delikanlı kışları okula gidiyor, yaz aylarında dönüyordu. O geldiğinde kızın içine sevinç doluyordu. Sanki her yan güzelleşiyor, yaz geliyor, deniz ısınıyordu o gelince.
Delikanlı, genç kızdan okulu bitirinceye kadar beklemesini istedi. Okulu biter bitmez ailesini gönderip onu istetecekti.
- Bölüm 4 -
İlk festivalin düzenlendiği yaz, delikanlı okulunu bitirip döndü.
İskele meydanı renk renk bayraklarla süslenmişti. Meydanı çevreleyen ateş çiçekleri ve sardunyalar açmıştı. Çarşı girişinde bulunan turist danışma bürosu yeni betonarme binasına taşınmış, bayraklarla donatılmıştı.
Her yer kalabalıktı ve sıcak bir yazdı.
Genç kız için heyecanlı günler ve geceler başladı. Her gün evi yeniden temizledi, sildi, süpürdü. Camları pırıl pırıl yaptı. Bekledi. Uykuları kaçtı.
Uzun bekleyişlerden sonra bir gün, acı haberi duydu ve beklediği konukların hiçbir zaman gelmeyeceğini öğrendi. Çünkü delikanlının ailesi başka bir kızı istemeye gitmiş ve düğün hazırlıkları çoktan başlamıştı. Bunu duyunca genç kız bıçaklanmış gibi oldu.
O inatçı ihtiyarın kızını almaktansa, evini üç daireyle değiştirmiş, eli bol para görmüş birinin kızını yeğlemişlerdi.
Genç kız iki gün odasından çıkmadı. Yemedi, içmedi. Uzun siyah kirpikleri hiç kurumadı. Odasının penceresinden bahçedeki erik ağacının dallarına bakarak sürekli ağladı.
Ev sahibinin karısı ilk kez kocasının karşısına dikilip sesini yükseltti.
“Sen neye karşı çıkacaksın tek başına bey? Görmüyor musun devir değişiyor, her şey değişiyor. Sokaklarda, evlerde, insanlarda… Bir başına sen neyi koruyabilirsin?”
O da, “Değişmesin, yenilenmesin demiyorum ki. Böyle mi olur, böyle mi diye bağırdı.
Kızının mutsuzluğunu görmek ev sahibin yüreğini yaktı. Çünkü kızı onun her şeyiydi. İlerlemiş yaşında, Tanrı’nın sunduğu bir armağandı.
Kasabasını, evini seviyordu, ama kızını hepsinden çok seviyordu.
Bir daha böyle bir şeye neden olmamak için ertesi günden itibaren başlayarak evini satacağı birini armaya koyuldu.
Fatma Gürel

Hadi, Tilki Geldi Diyelim…
Çarşamba, Kasım 8th, 2006

Daha demin, birkaç dakika önce, balık sudaydı. Ve kuş denizin üzerinde uçuyordu.
Balığın karnı toktu. Birkaç küçük balık vardı akşam yemeğinde.
Kuşun karnı açtı oysa. Akşam oluyordu ve sabah 11′den beri ağzına bir lokma girmemişti. Suya yakın bir mesafede, gözlerini sudan ayırmadan uçuyordu. Yorgun. Aç.
Bunlar demindi. Birkaç dakika önce.
Şimdi durum farklı.
Balık sudan çıkmış. Üstelik bir kuşun gagasında.
Kuş bir dalın üstünde. Gagasında bir balık. Bir değil, en az üç öğün yeter ona. Eee?
Eee’si me’si yok. İşte tastamam böyle: Balık suda değil. Tıpkı sudan çıkmış balık gibi. Kuş? Kuşun keyfi yerinde. Ağzında koca bir balık….
Kuş mutlu.
Ama balık da umutlu.
Mutlu değil ama umutlu.
İster oltanın ucunda, ister kuşun gagasında olsun, bir balığın umutlu olması için çok neden vardır. Her şeyden önce bir bildiği vardır balığın.
Aslında bildiği çok şey vardır. Birçok şeyi adları gibi bilir balıklar. Denizleri, sıcak denizleri, su kaplumbağalarını, deniz yıldızlarını, ahtapotları, yunusları yüzen gemileri, batan gemileri, incileri vesaire vesaire… Çünkü bir balığın yığınlarca edinebileceği kadar büyüktür denizler ve milyonlarca şey vardır denizlerde.
Balıkların bildikleri bu kadarla kalsa iyi. Karaya ve karada yaşayanlara dair de bir çok şeyi bilir balıklar. Bunları oltanın ucunda bekleşirken öğrenirler. İnsanlar oltalarının başında beklerken bir yandan da konuşurlar. Çünkü bir sofralık balık tutmak epeyce bir vakit alır. Canları sıkılmasın diye hikayeler anlatırlar birbirlerine; deneyimlerini aktarırlar. Hayata dair, şuna buna dair bir sürü şey.
Balıklar aşağıda oltanın ucuna yakın bir yede durup bütün bunları dinler; bilgilerini ve görgülerini artırırlar.
Aslına bakarsanız yarım yamalak bilgilerdir bunlar. Bizim başka gezegenlere dair bilgilerimiz gibidir. Ama olsun, bilgi bilgidir, diye düşünür balıklar.
Her neyse… İşte bu balık da bir sürü şey öğrenmiştir. Bilgileri onu yanıltmazsa birazdan kurtulacak, suya dönecektir. Daha doğrusu böyle sanmaktadır balık.
Buna neden bir hikayedir. Hani şu meşhur karga ile tilki hikayesi.
Tilki gelecek; kuşu kandıracak; kuş ağzını açacak, balık suya düşecektir.
Ama balık nerden bilir, bu saatte -ve bütün saatlerde- denizin yakınından geçmez hiçbir tilki.
Hadi, tilki geldi diyelim.
Balığın ağzında durduğu kuş karga, kuşun ağzındaki peynir değildir. Hadi, tilki için farketmez diyelim.
Balığın düşeceği yer kumdur. Ve kum mezardır bir balık için.
Ama balık bilmez tüm bunları. O, karga ile tilkinin hikayesini bilir ve bekler tilkiyi.
Güneş batmaktadır. Balık bekler. Kuş bekler.
Kuş, balığın kafasındaki hikayeden habersizdir.
Akşam olmaktadır.
Balık, tilkiyi bekler yine de.
Bir umuttur tilki onun için.
Ama tilki asla gelmeyecektir.
Ne şimdi ne de daha sonra.
Burhan Eren
Çizgi - Süleyman Karaoğlu

Matador
Çarşamba, Ekim 18th, 2006

I. Bölüm
Yirmi bin çift göz aynı kapıya bakıyor. Kapı kıpırdarsa her şey kıpırdayacak.
Kapı kıpırdadı, yirmi bin çift göz kıpırdadı. Kapı kıpırdadı, yirmi bin ağız kıpırdadı. Kapı kıpırdadı, yirmi bin kalp kıpırdadı.
Borular, borular çalıyor! Matadorun takımı arenaya çıkıyor! Pelerinleri ve süslü mızraklarıyla Banderillero’lar bunlar… Bunlar ölümü korkutanlar… Alkış, alkış… İşte önlerinden geçiyorlar. Tören yürüyüşü arenanın öteki ucunda sona erecek. Belediye başkanı, boğanın bulunduğu yerin anahtarını onlardan birine verecek, boğayla dövüşmeyecek takım elemanları sahadan ayrılacak, diğerleri yerlerini alıp boğayı bekleyecekler.
“Matador nerede?”
“Daha zamanı değil.”
Soruyu soran ilk kez geliyor arenaya. Arkadaşı habire anlatıyor: “Özel çiftliklerde yetişir bunlar. Saldırgan içgüdüleri geliştirilir. Öfke o kadar kırbaçlanmıştır ki en usta matadorlar bile yenik düşerler bu öfkeye. Birazdan Toril’in kapısı açılacak ve boğa çıkacak arenaya. Gözlerine dikkatle bak.”
Kapı kıpırdadı, yirmi bin çift göz kıpırdadı. Kapı kıpırdadı, yirmi bin ağız kıpırdadı. Kapı kıpırdadı, yirmi bin kalp kıpırdadı.
Borular, borular çalıyor! Toril’in kapısı açılıyor. Boğa fırlıyor dışarıya. Omuzlarına ipek bir rozet saplayarak karşılıyorlar onu. “Yetiştiği çiftliğin renkleri” olduğunu söylüyor adam arkadaşına. Çiftlik sahibi, boğanın yenmesini istediğini hiç kimseye söyleyemiyor. Koşuyor canı yanan boğa. Sonra durup tribünlere bakıyor.
Alkış, alkış.. Banderillero’lardan biri pelerinini sallayarak dikkatini çekmeye çalışıyor boğanın. Tek boynuzuyla mı yoksa her iki boynuzuyla mı saldıracağını öğrenmek istiyor. Boğayla dövüşmek bile istihbarat istiyor.
Kapı kıpırdadı, yirmi bin çift göz kıpırdadı. Kapı kıpırdadı, yirmi bin ağız kıpırdadı. Kapı kıpırdadı, yirmi bin kalp kıpırdadı.
Borular, borular çalıyor! Herkes ayakta, tribünler yıkılıyor! Kapı açılıyor. Arena sallanıyor. İşte matador; zarif adam. Altın, gümüş ve ipekle işlenmiş kısa ceketi, yeleği, diz boyuna kadar inen dar pantolonu, dantel gömleği, mercan rengi çorapları, düz ve ökçesiz siyah pabuçları, ucunda küçük siyah boncuklar olan ipek kordonlarla süslü şapkası ve işlemeli peleriniyle matador… Zarif adam!
İlk hareketler yirmi bin çift göze yapılacak ilk ikram. Bütün ustalık gösterilmeli. Boynuzlara olabildiğince yakın durmalı. Kırmızı pelerinini ayaklarını kıpırdatmadan kaçırabilmeli boğadan. Ustaca atlatıldıkça saldırılar, sarsılmalı kalabalık. Bu kadar yakınlık yetmez. Boynuzlara daha da yaklaşılmalı. Bu kadar cesaret yetmez. Daha cüretkâr olmalı.
Matador yirmi bin çift gözü hoşnut edebilmek için boğayla değil, kendisiyle dövüşüyor. İşte borular! Borular çalıyor! Matadorun atlı yardımcıları Picador’lar çıkıyor meydana… Alkış, alkış…
Boğa bir an donuyor. Gözlerini önce matadora sonra Banderillero’lara sonra Picador’lara çeviriyor. Daha sonra tribünleri süzüyor; yirmi in çift gözle, göz göze geliyor.
Başlıyor savaş. İşte kısa mızraklar, şişler saplanıyor sırtına. İşte “oley” sesleri saplanıyor kulaklarına. İşte matador zarif ayak hareketleriyle kurtuluyor yara almaktan. İşte usta pelerin hareketleriyle çevresinde döndürüyor boğayı.
Boğanın boynuzları var. Matadorun pelerini var, şişleri var, mızrakları var, kılıcı var, sıkıştıkça yardımına gelip boğayı uzaklaştıran Banderillero’ları, Picador’ları var. Alkışları var matadorun.
Boğa yoruluyor, matador yoruluyor. Boğa sıkıştırıyor, matador sıkıştırıyor. Boğa kaçıyor, matador kaçıyor… Matador ve boğa bir an karşılıklı durup birbirlerini süzüyorlar. Sonra aniden saldırıyorlar birbirlerine. Büyük bir an geliyor. Bütün oyunlar boğayı o ana hazırlıyor. Boğa nefes nefese. Boğa hazır öldürülmeye. Matador kılıcını bütün gücüyle saplıyor boğanın omuzlarının arasına. Kan fışkırıyor yirmi bin çift gözden. Alkış, alkış… Yıkılıyor arena! Matador takımıyla birlikte tur atıyor arenada. Alkışın şiddeti belirliyor boğanın bir kulağını mı, iki kulağını mı yoksa kuyruğunu mu keseceğini. Evinde bir odası var boğa kulaklarıyla dolu. Matadorun evinde bir odası var.
II. Bölüm

Matador odasından çıktı. Çantasında giysileri, çıktı odasından. Matador evinden çıktı. Arenaya yürüyerek gitmek istiyor bugün. Duvarlardan afişler sarkıyor. Tanıdık bir yüz bu. Sokaklarda hareket var, yüzünde durgunluk. Sıkıldı mı bu işten? Çoktandır alkışları duymuyor. Selamlamıyor tribünleri.
Güçlü bir boğa yetişmese de çiftliklerde, yetişmeli arenaya. Oynamalı boğayla, hırslandırmalı boğayı, hamlelerini boşa çıkarmalı boğanın. Tribünler yıkılsa da alkıştan, göz göze gelmemeli yirmi bin çift gözle. İşini yapıp giden bir memur gibi ayrılmalı arenadan. Çantasında yeni kulaklarla dönmeli evine.
Çiftliklerde boğa yetişmediği gibi ülkede matador da yetişmiyor. Birer ikişer can veriyorlar boynuzların ucunda. Bu yüzden selamlamadığı halde doluyor tribünler. Bu yüzden yanından geçenler iki büklüm selam veriyorlar. Bu yüzden şehri donatıyor afişler. Borular bu yüzden daha coşkulu çalıyor.
Yirmi bin çift göz aynı kapıya bakıyor. Kapı kıpırdıyor, yirmi bin çift göz kıpırdıyor. Kapı kıpırdıyor, yirmi bin ağız kıpırdıyor. Kapı kıpırdıyor, yirmi bin kalp kıpırdıyor.
Borular, borular çalıyor! Alkışlar, alkışlar… Tribünler yıkılıyor! Son dövüşlerindeki gibi başı önde giriyor arenaya. Tribünlere bakmıyor. Boğanın yaklaştığını ayaklarından anlıyor. Bu kıllı ayaklar ne kadar güçlü. Bu kıllı ayaklar ne kadar hırslı. Bu kıllı ayaklar ne kadar aciz.
Önce gözleri, sonra boynuzları değiyor pelerine boğanın. Önce ayakları, sonra elleri kıpırdıyor matadorun. Önce kalpleri, sonra dudakları kıpırdıyor seyircilerin.
OOLEY!
Şişler saplanıyor gödeye. Gövde koca bir gibi yanaşıyor, gövde koca bir gemi gibi uzaklaşıyor. Gövde çevik, gövde sızlıyor. Gövdeden kan sızıyor.
OOLEY!
Gel bakalım gel! Gel koca hayvan! Evet geliyor. Göz göze geliyorlar boğayla. Boğanın gözleri yakıyor gözlerini.
OOLEY!
Bir tesadüf olmalı. Hiç bu kadar yakın olmamıştı boynuzlara. Hamleyi zor savuşturuyor. İşte yine geliyor üzerine. Yine göz göze geliyorlar. Boğa bir hamle daha yapıyor. Tam saplayacakken boynuzlarını zarif hareketle geri çekiyor. Alkış, alkış… Seyirciler boğayı alkışlıyor.
Matador, şimdi ben sana gösteririm, diyor. Boğanın canını yakmalı, şaşırtmalısın boğayı diyor. Şişi hedefleyip boğanın sırtına doğru bir hamle yapıyor. O ne, boğa yine zarif bir hareketle gövdesini kenara çekiyor. Şiş boşluğa saplanıyor. Alkış, alkış… Alkışlanıyor boğa. Bir düş olmalı. Boğa alkışlanıyor.
Pelerinle döndürebilirim başını diyor matador. Etrafında bir çember çizdirmek istiyor boğaya. Boğa önce kırmızı bezi takip ediyor gözleriyle, boynuzlarıyla. Sonra ani bir hareketle matadorun arkasına geçiyor ve boynuzlarıyla hafifçe matadorun sırtına vuruyor.
OOLEY!
Matador terlediğini hissediyor. Neden öldürücü darbeyi vurmadı, sadece dokundu; anlayamıyor. Matador küçüldüğünü hissediyor. Matador kesik kulaklarla dolu odasını hatırlıyor ve bilinçsizce elini kulaklarına götürüyor. O sırada matadorun yardımcıları “Dikkat et, boş bulunma!” diye bağırıyorlar matadora ve ellerindeki pelerinlerle boğanın dikkatini kendi üzerlerine çekmeye çalışıyorlar.
Boğa süzüyor matadorun yardımcılarını. Ellerindeki kırmızı bizlere bakıyor. Gülümsüyor boğa. Ya da matadora öyle geliyor. Ağır ağır üzerine yürüyor matadorun, sonra birden ok gibi fırlıyor üzerine. Matador sonunun geldiğini sanıyor. Hayır, boğa birden kesiyor hızını ve boynuzlarla arasında bir iki santim mesafe kalmışken duruyor.
OOLEY!
Tribünler yıkılıyor, alkıştan. Heyecan ibresi yeni rakamlara doğru titreyerek ilerliyor. Arenadaki gürültü adeta böğürtüye dönüşüyor. Kulakları sağır eden bu gürültüye tıkıyor kulaklarını matador. Bakmıyor tribünlere. Gözlerini tıkıyor matador.
Şimdi diyor, şimdi öldüreceğim onu! Şimdi! Evet şimdi! Üzerime gelmesini bekleyeceğim. Saplayacağım kılıcı artık.
Boğayla göz göze geliyorlar yine. Boğanın gözlerinde alaycı bir ifade var. Ya da matadora öyle geliyor. İşte geliyor boğa. İşte hızla geliyor boğa. İşte kılıcını kaldırıyor. Havaya matador. İşte boğa çevik bir hamleyle yanından geçiyor matadorun ve tribünlere doğru koşuyor.
Arenanın taşları titriyor. Gürültü böğürtüye, böğürtü depreme dönüşüyor. Matador toprağın ayakları altından kaydığını hissediyor. Hayır, titreyen ayakları olamaz. Bu bir deprem olmalı diyor.
Matadorun yardımcıları, mızrakları ve şişleriyle peşine düşüyorlar boğanın. Boğa kaçıyor kırmızı pelerinli adamların önünde. Sonra duruyor, aniden geriye dönüp korkunç bir hız ve çevik hareketlerle aralarından sıyrılıyor. Matadora doğru koşuyor boğa. Matador kılıcını yeniden hazırlıyor. Boğa boynuzlarını dikiyor. Boğa koşuyor, koşuyor, koşuyor… Boğa matadora doğru koşuyor. Matador büyük anın geldiğini hissediyor. Birazdan boğanın kanı fışkıracak elbisesine. Birazdan tribünler yıkılacak alkıştan.
O ne, havada matador! O ne, kanlar içinde yüzüstü düşüyor toprağa! O ne, toprak hala sallanıyor! O ne, korkunç bir alkış yükseliyor göğe! O ne, korkunç bir böğürtü sağır ediyor kulakları!
O ne, matador doğrulmaya çalışıyor yerden! O ne, dirseklerine dayanıp kaldırıyor başını! O ne, aylardan sonra ilk kez tribünlere takılıyor gözleri!
O ne, tribünlerde binlerce boğa oturuyor!
A.Ali Ural

Kan Kırmızı Gül
Çarşamba, Ekim 11th, 2006

O gün yine sınıfta onu izliyordu. O kadar güzel gülüyordu ki ona gülüm demeye bile kıyamıyordu uzun süre seyretti gül yüzünü içinde çağlayanlar akıyor güller açıyordu ona baktıkça.
Bir anda arsız bir kahkaha ile kendine geldi neydi onları böylesine iştahlandıran anlamamıştı.
Pek konuşmazdı zaten dinlemeyi tercih etti. Gülünün doğum günü partisi varmış bu gece tüm sınıf davetliymiş. İçlerinden biriyle dans bile edecekmiş. Duyunca sevinç kapladı içini neredeyse ölecekti heyecandan fakat birde şart vardı. En güzel kırmızı gülü getiren dans edecekti gül yüzlüyle. Tamamdı gülleri iyi tanırdı dillerinden anlardı kırmızı en gizli asığıyım demek değil miydi? Evet, evet gizli aşkını bulmak için planlamıştı bu oyunu.
Zil çalar çalmaz dışarı attı kendini. Ancak dışarı çıkıp beyaz örtünün üzerinde yürümeye başlayınca farkına vardı. Bir metre karin yağdığı havanın buz kestiği havada nerden bulacaktı taze kırmızı gülü. Yinede bir umut diyerek gezdi şehirdeki tüm çiçekçileri deli misim sen diyordu gittiği her kapı bu mevsimde mi? Kendide biliyordu ama ne yapsın. İçi titredi yine ona dokunamayacak gül kokusunu alamayacaktı. İçi hasretle kavrulurken takatinin kalmadığını hissetti yanından geçtiği gül ağacının dibine kıvrıldı yaprak bile yoktu dallarda masumca bakıp yalvarmaya başladı ne olur ne olur bir gonca aç ki kokusunu alıp ellerine dokunabileyim diyordu. Bu yakarışları gözyaşları takip ediyordu. Birden saatine takıldı gözü parti çoktan başlamıştı kim bilir kimin kollarındaydı simdi. Pencereden görme umuduyla kafasını kaldırdı ve içi ürperdi aman Allah’ım gül açmış gülüm için açmış derken kuruyan gözleri tekrar doldu gül açmıştı fakat beyazdı. Beyaz saflığı simgelerdi ama nasıl anlatacaktı bunu gülüne o kırmızı istiyordu bu kez umutsuzca eğdi başını. Gülün hemen yanında ki çatıya bülbül konmuş onları izliyordu. Genç adamın ağzından bir gül dedi bülbül güle gül gülmedi gitti gül bülbüle bülbül güle yar olmadı gitti dizeleri dökülüyorken birkaç damla kan damladı önüne tekrar kafasını kaldırdığında o acı dolu sevgi dolu fedakarlığı gördü bülbül dayanamamış feda etmişti canini kanıyla kızartmıştı gülü.
İtinayla kopardı gülü ve koşarak gülünün evine doğru ilerledi geç kalmamalıydı bülbül için yetişmeliydi.
Eve geldiğinde ürkerek çaldı kapıyı gülü açtı ve gülümsedi hemen gülü uzattı benimle dans eder misin dedi ve yanında duran zengin arkadaşını fark etti. Kız maalesef en güzel gülü o getirdi dedi ve elinde ki altın gülü gösterdi.
Boynu yine büküldü genç adamın ağzından yine şu sözler döküldü, “bir gül dedi, bülbül güle gül gülmedi gitti gül bülbüle bülbül güle yar olmadı gitti.”

Yaşlı Adam, Çocuk ve Misketler
Pazartesi, Ekim 9th, 2006

Yaşlı adam, bir hazır giyim mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:
- Küçüüük!… diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?
Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7–8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, “tek kelimeyle” dökülüyordu.
Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:
- Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine uyacak mı?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü.
Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı. Ama “her zaman hasta” dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala…
Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.
Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:
- Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da…
Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi.
Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı.
Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
Arkadaşları :
- Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.
- Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken:
- Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.
