Genel Kültür

İş
Pazar, Mayıs 27th, 2007

Yetişkinler zaman zaman, çalışmaktan fena halde yakınırlar. Bu yüzden, çok uzun zaman önce konuşulan eski bir dilde (Latince’de) “iş”, “işkence aracı” anlamına geliyordu.
Labbe-Puch / İş ve Para, Çocuklar İçin Felsefe

Bir Hindi Hikayesi
Salı, Mayıs 22nd, 2007

İngilizcenin, biz Türk’lere yaptığı bir azizlik vardır. İngilizcede ülkemiz ile hindi aynı isimle anılır: Turkey. Çoğu vatandaş bunu sevimsiz bir tesadüf olarak görür. Hatta Türkiye’nin İngilizcede de Turkey değil Türkiye olarak anılmasını sağlamak için vaktiyle kampanyalar bile düzenlendi. Bizim de hindiye neredeyse başka bir ülkenin adını (Hindistan, hindi) verdiğimiz düşünülürse bu kaderin ilginç bir cilvesi olarak da görülebilir. Biz hayvancağıza hindi adını vermişiz, İngilizler turkey. Peki ya Hintliler, hindiye ne diyorlar diye merak ettiniz mi hiç? İlginç onlara atfettiğimiz uçmaz kuşa Hintliler de İngilizce konuşan diğerleri gibi “turkey” diyorlarmış. Hintlilerle böylece ödeşmişiz deyip geçebiliriz. Ancak ilginç olan birşey var: Neredeyse her dilde hindi kuşuna verilen isimler hep bir ülkenin adı oluyor. Portekizliler hindiye “peru” diyorlarmış. Arapça konuşanlar ise “Etiyopya kuşu.” İlginç.
Bu ilginç muammayı kafasına takan Giancarlo Casale isimli bir Amerikalı bir türlü cevabı bulamayınca en sonunda Harvard’da dilbilimci bir Türk profesörüne danışmaya karar vermiş. Türk profesör Şinasi Tekin, Giancarlo’ya hindi’nin hikâyesini söyle anlatmiş: “Vakti zamanında İngiliz tüccarlar Anadoluya geldiklerinde hindi’ye benzeyen ancak hindiden daha küçük olan ve halk arasında “çulluk” olarak bilinen bir hayvanla karşılaştılar. Etini sevdikleri bu kuştan memleketlerine de ticarî amaçla götürdüler. Türkiye kuşu (Turkey bird) olarak bilinen bu kuş zamanla sadece turkey olarak anılmaya başlandı. Ne zamanki İngilizler Amerika’ya göç ettiler, ilk göçmenler orada hindiyi görünce bunu çulluk (Türkiye kuşu) sanıp ona da turkey dediler.”
Profesör Tekin’in bu açıklamasını burada kesip şu soruyu soralım: Neden anavatanı Yeni Dünya olan bu kuş Türk topraklarına geldiğinde ‘Amerika’ yahut ‘Amerika kuşu’ değil de hindi adını aldı? Ya da niye çulluk olarak anılmadı? İkinci sorunun cevabı basit: Tekin’e göre Türkler zaten hindi’nin çulluktan farklı olduğunu bildikleri için ona çulluk demediler. Yeni bir kuştu ve geldiği yere göre isim aldı. (Bu arada, çulluğun akıbetini merak ediyorsaniz Tekin’e göre ‘sizlere ömür.’) Birinci sorunun cevabı için ise Christopher Columbus’u hatırlayalım. Columbus Amerika dediğimiz yeri keşfetmek üzere 1492’de yola çıktığında niyeti sonradan Amerika olarak anılacak yere gitmek değil Hindistan’a gitmekti. Nitekim ilk vardığı Amerikan kıtasının doğusundaki adalara günümüzde bile West Indies (Batı Hint Adaları veya daha popüler adıyla Karayipler) denilmektedir. Yani Yeni Dünya Hindistan niyetine keşfedilmişti. İşte Amerikan kıtasının Yeni Dünya olarak henüz dillerde yeni yeni yerleştiği dönemlerde Yeni Dünya ile Hindistan henüz zihinlerde tam olarak ayrışmış coğrafyalar değildi. O yüzden bizim Amerika’dan (Yeni Dünyadan, Hindistan’dan) bilip hindi dediğimiz hayvanı Amerikalılar da İngiliz atalarının aceleci isimlendirmesiyle bizden biliyorlar. Tabi tüm bu açıklamalardan çıkan bir sonuç var, özellikle Türkiyenin hindiyle aynı adı taşımasından rahatsız olanlar için. Hoşlarına gitmese de artık kendilerini şununla teselli edebilirler: Türkiye’ye hindinin adı verilmemiş, hindiye Türkiye’nin ismi verilmiş.

Dünyanın En Sağlıklı Sütü
Pazartesi, Mayıs 21st, 2007

Acı, tuzlu ve kuru otlarla, hatta yeterli bitki bulunmadığında kemik, kuru hayvan derileri, sandal, çadır, halat, gibi cisimlerle beslenen devenin sütü, dünyanın en sağlıklı sütüdür. Araştırmalar, deve sütünün şeker hastalarına ve ülserden yakınanlara iyi geldiğini göstermektedir. Deve sütünün diğer sütlere göre yağ oranı düşük; potasyum, demir ve C vitamini oranları yüksektir.

Kahve ve Kahvehane
Pazar, Mayıs 20th, 2007

Kahve ve kahvehanenin tarihi kültürümüzde çok eskidir. Öylesine kendisine geniş bir yer edinmiştir ki, “konur” diye adlandırdığımız kahverengine, kahveden sonra “kahve-rengi” anlamında kullanmaya başlamış ve kahverengi demişizdir.
Bizim kaynaklarımızda, Fransızların kahveyi 28. Çelebi Mehmet Efendi’nin elçiliği sırasında ondan öğrendikleri yazar. Bizde ilk kahvehane 1554′te açılmıştır ve ilk kahveyi içen padişah da Kanuni Sultan Süleyman’dır. 1517′de Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın getirdiği kavveyi içmiştir. Fransa’da kahvehanenin açılışı ise 1684 yılıdır.

Batıda Kitap
Perşembe, Mayıs 17th, 2007

Önceleri zemin kil, taş olmaktan çıkmış, papirüs parşömene dönüştükten sonra, bükülerek saklanmaya başlanmıştı. Bükülü haldeyken yan yana ya da üst üste yerleştirilen belgeler, daha sonra kesilip nizama sokulup dikilmeye başlanmıştır. Belli bir zaman sonra da ilerde kapak diyeceğimiz tahtalarla tutturulmaya başlanmıştır. Bu kalıp bizim bildiğimiz kitabın başlangıcı olmuştur aynı zamanda. Kalıpları saklanmak için kalıplar sandıklara konuyor kolayca taşınabiliyormuş. E hal böyle olunca kitap okuyanların sayısı da artmış. daha sonra üniversiteler tarafından kütüphane diyeceğimiz yerler yapılmış, kütüphanelerde ateş yakmak yasak olduğu için kitaplar pencere kenarlarına yerleştirilmiş sıra benzeri masaların üstünde zincirli olarak tutuluyormuş. Kitap okumak isteyen buraya gelip kitabını okuyormuş. Daha sonra bu yol 1600 lı yılların ortalarında terkedilmiş. Artık herkes bildiğimiz şekilde kitaba ulaşıp okumaya başlamış.
Güven Turan - 4. Kat Dergisi / YKY

Hokos… Pokos… Molokos
Pazar, Nisan 29th, 2007

Şu küçük defterden lütfen bir yaprak koparınız. Bunu elinizde bir topaç gibi yuvarlayınız ve bunu şu toplu iğne üzerine geçirerek iğneyi de şu masada bulunan her hangi bir cisme saplayınız.
Şimdi, her hangi bir rakam söyleyiniz… Yalnız üç basamaklı olursa hesabımız kolaylaşır. (587) emrettiniz… Pekâlâ… Bakınız şurada üç tane ve başka renklerde kartonlarımız var. Siyah… kırmızı, mavi… Bu renklerden hangisini beğeniyorsunuz. (Kırmızı) hoşunuza gitti. Güzel… Bakınız, sizin tarafınızdan toparlanarak ve iğneye sokulan şu kâğıdı iğnesiyle birlikte beğendiğiniz renk üzerine koyalım.
Bir kaç saniye susup bekleyiniz… Lütfen şimdi kâğıdı koyduğunuz, kırmızı kartondan alınız, yavaş ve dikkatle açınız… Bana yardım eden gizli kuvvetler söylemiş olduğunuz numarayı arzu ettiğiniz kırmızı renkli kalemle yazılmış olduğunu göreceksiniz… Nasıl… Fevkalade değil mi?
* * *
Pantolon ve ceketinizin sağ cebinde kalınca bir karton üzerine iki ince lastikle tespit edilmiş bir kâğıt vardır. (Arkadaşınıza vereceğiniz kâğıdın aynı olmalı.) Ve bunun yanında da üç tane küçük boyda renkli kalemler mevcuttur. Renklerin kolaylıkla anlaşılabilmesi için kırmızı kalemin uç tarafında çakı ile bir oluk açmalı. Mavi kalemde bu oluk yan tarafta ve siyah kalemde ise düz kalmalıdır.
Arkadaşınız tarafından sayı ve renk beğenildikten sonra derhal o renkteki kalemi cebinizde bulur ve gerektiği kâğıda yazar, kâğıdı lastikten kopararak mümkün olduğu kadar küçük bir topaç yapar ve sağ elinizin işaret ve orta parmaklar arasına sıkıştırırsınız… Kâğıdın ince saman kâğıdı olması daha uygundur.
Şimdi saman kâğıdı iğneden alıp beğenilen renkteki karton üzerine koyacağınız zaman bu topaçları değiştirir ve yazmış olduğunuz kâğıdın topacını renkli karton üzerine koyarsınız… Yalnız bu esnada uygun sözlerle dostlarınızı meşgul edecek olursanız, işiniz de o derece kolay olacaktır.
Zati Sungur Öğretiyor - Salon Oyun ve Eğlenceleri

İlk Cep Telefonu
Perşembe, Nisan 26th, 2007

İlk cep telefonunu, 3 Nisan 1973 yılında mühendis Martin Cooper üretti. İlk telefon 850 gr ağırlığında, 25 cm yüksekliğinde, 8 cm derinliğinde, 4 cm enindeydi.

Kelebek Etkisi
Pazar, Nisan 1st, 2007

Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. İsmi, Edward N. Lorenz’in hava durumuyla verdiği örnekten geliyor: Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa’da fırtına kopmasına sebep olabilir.
Kelebek Etkisi’ni 1963 yılında Edward N. Lorenz bilgisayarıyla hava durumuyla ilgili hesaplar yaparken buldu. İlk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullandı. İkinci hesaplamada ise 0,506 sayısını verdi. İki sayı arasında sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yani bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgarla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içinde ikinci hesap birinci hesaba karşın çok farklı neticeler verdi.

Melatonin
Cuma, Ocak 5th, 2007

Melatonin denilen hormon beyinde ve sadece 23:00 ile 05:00 saatleri arasında salgılanan bir hormondur.
Hormonun temel görevi, vücudun biyolojik saatini koruyup ritmini ayarlamak. Jetlag denilen hadisenin sebebi de bu hormon. Hormon diğer antioksidan tesirlerini güçlendiriyor, kanserli hücrelere karşı koruma sağlıyor, üreme sistemiyle bağlantısından tutun da yorgunluk, isteksizlik gibi durumların nedenlerini oluşturabiliyor. Şu anda bu hormon yaşlanmayı geciktirici etkisinden dolayı da üzerinde önemle durulan bir hormon.
Avrupa’da lösemili ve kanserli çocuk sayılarının artmasından ötürü yapılan araştırmalar sonucunda ailelerden istenen bir hususta çocukların kesinlikle karanlık ortamlarda yatırılmaları.
Çünkü melatoninin güçlü salgılanmasının kansere karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Ancak bu hormon ışığa duyarlı. Deneylerde uyuyan kişinin hormon salgısı izlenirken ışığın açıldığında hormonun azaldığı, karanlıkta yoğun olarak salgılandığı tespit edilmiş.

Türkiye’de Sinema Dergilerinin Serüveni
Perşembe, Ocak 4th, 2007

* Bilinen ilk sinema dergisi, Şehzadebaşı Müdafaa-i Milliye Sineması’nca çıkarılan 1914 tarihli Sinema Gazetesi.
* Cumhuriyet döneminin ilk sinema dergisi Sinema Postası.
* Kemal Bey’in 1924′te çıkardığı Sinema Yıldızı, sinema için ilk kez ‘yedinci sanat’ diyor.
* 1926′da E. Kemal’in çıkardığı Film Mecmuası’ndaki “Taşradaki Sinema Faaliyetleri” röportajı, Türk sinema basınında yayınlanan ilk röportaj.
* İlk dönemde en yüksek tiraja ulaşan dergi Piyer Sarıyan’ın aynı yıl çıkardığı Artistik-Sine.

Rakamların Diliyle
Perşembe, Aralık 21st, 2006

* Kanser ölümlerinin yüzde kaçı sigaradan kaynaklanmaktadır: 30
* Kalp hastalıklarının sebep olduğu ölümlerin yüzde kaçı sigaradan kaynaklanmaktadır: 35
* Türkiye’de her yıl sigaranın yol açtığı sağlık sorunlarından dolayı hayatını kaybeden insan sayısı ne kadardır: 100 bin
* Bu rakam trafik kazalarında hayatını kaybeden insan sayısının yaklaşık kaç katıdır: 15-20
* Bir yılda sigara nedeniyle hayatını kaybeden 100 bin kişiden ne kadarı sigara kullanıcısıdır: 90 bin
* Bu hayatını kaybeden 100 bin kişiden ne kadarı pasif içicidir: 10 bin
* Türkiye’de 15 yaş üzeri erkeklerin ne kadarı sigara içmektedir: % 62.8
* Türkiye’de 15 yaş üzeri kadınların ne kadarı sigara içmektedir: % 24.3
* Sigara tiryakilerinin ne kadarı çocukların yanında sigara içmektedir: % 60
* Türkiye’de 17 milyon sigara kullanıcısının günde ortalama 1 dolarlık sigara harcaması yaptığı varsayılırsa, yılda yaklaşık olarak ne kadar sigara harcaması yapılmaktadır: 6 milyar dolar
* Günde yarım paket sigara içenlerin içmeyenlere göre akciğer kanseri olma riski kaç kat fazladır: 7 (Bu oran günde bir paket içenlerde 12 kat, iki paket içenlerde 25 kattır.)
* Ülkemizde her yıl kaç kişi akciğer kanserine yakalanmaktadır: 30-40 bin
* Akciğer kanseri saptanan her 20 kişiden kaçı sigara kullanıcısıdır: 19
* 1990-2000 yılları arasında dünya sigara tüketimi sadece %5 oranında artarken, bu oran Asya kıtasında ne kadara ulaşmıştır: % 30
* Gelişmekte olan ülkelerin dünya sigara tüketimindeki payı ne kadardır: % 71
* Ülkemizde lise mezunlarının sigara içme oranı ne kadardır: % 28
* Doktorların sigara içme oranı ne kadardır: % 44
* Öğretmenlerin sigara içme oranı ne kadardır: % 51
(Sigara konusunda yapılan araştırmalar fakirlik arttıkça ve eğitim düzeyi düştükçe daha çok sigara içildiğini göstermektedir. Diğer bir deyişle dünyada zenginlik ve eğitim düzeyi arttıkça sigara içme oranı azalıyor. Ancak ülkemizde tam tersi olmakta, eğitim ve gelir arttıkça sigara içme oranı artmaktadır.)
* Sigaraya yeni başlayanların % 90’ı hangi yaş grubundandır: 11-15
* 20 yaşından sonra sigaraya başlama oranı ne kadardır: % 3
Betül Tomör

İlk Bira Fabrikası
Salı, Aralık 19th, 2006

Türkiye’de ilk defa bira fabrikası İsviçreli Bomonti Kardeşler tarafından 1893 yılında kurulmuştur.
İkinci bira fabrikası ise 1909 yılında Londra kaynaklı olarak Nektar Biracılık Şirketi adıyla İstanbul Büyükdere’de kurulmuş olup bu iki şirketin 1912 yılında yönetim yeri Cenevre olmak üzere “Bomonti Nektar Müttehit Bira Şirketleri” olarak değişmiştir.
Bu yabancı şirket 1934 yılında bira tüketimini arttırmak için bira içilen yerlere gönderdiği resimli reklâmlarda, “yarım litre bira ne gibi gıdaların kuvvetini verir?” diye sorup ardından da cevap olarak: “385 gram süt, 32 gram tereyağı, 82 gram sığır eti, 325 gram balık, 105 gram ekmek, 3 küçük yumurta” karşılığını vermiş ve reklamın altına da “Prof. Dr. Karl Von Nooder ve Dr. Hugo Salomon Efendi” isimlerini yazmıştır.

Batının Doğudan Aldıkları
Salı, Aralık 19th, 2006

Batı çocuk klasikleri arasında yer alan ve bizde de ders kitaplarına giren meşhur “Giyom Tel” isimli hikaye Doğu edebiyatından Batıya aktarılmıştır.
Bu hikayenin aslı 750 yıl önce yaşamış ünlü mutavassıf Feriddün-i Attar’ın “Mantık-ut Tayr” eserinde bulunmuştur.

Üsküdar Hakkında
Cumartesi, Aralık 16th, 2006

* Evliya Çelebi’nin ünlü eseri ”Seyahatname”’sinde Üsküdar’ın asıl isminin ”Eskidar” olduğunu açıkladığını,
* Harun Reşit’in halife olmadan önce 166 Hicri / 782 milâdi yılında Üsküdar önlerinde geldiğini, bir seneden fazla ordusuyla burada kaldığını,
* Vaktiyle İstanbul’un üç beldesinden birinin Üsküdar olduğunu,
* Üsküdar’ın çok büyük bir kısmının asırlardır vakfedilen eserlerden oluştuğunu ve bunların büyük bir kısmının yağmalandığını ve yıkıldığını, yerlerine çok katlı yeni apartmanlar ve işyerleri yapıldığını,
* Vaktiyle çok zengin bir vakıf olan Aziz Mâhmud Hüdâ-i Efendi Vakfı’nın bu yağmadan nasibini aldığını, etrafındaki yeni yapılan apartman arsalarının, Aziz Mahmud Hüdâ-i Efendi vakfına ait olduğunu,
* Üsküdar sahilinde bulunan, denizle kucaklaşan, eskiden karayla bağlantısı denize dökme taşlarla sağlanan, Mimar Sinan’ın şâheseri, kuşlar konmadığı için, halk arasında kuş konmaz Câmii olarakta bilinen, Mimar Sinan’ın yadigarı Şemsi Paşa Câmii’nin 1938 yılına kadar ihmâl edildiğini, minâresinin yıkıldığını, harap bir hâlde bırakıldığını, medrese odaları ve dershanelerin ahır, ağıl ve abdesthâne haline getirildiğini ve Atatürk’ün ölmeden önce Minâreyi tekrar yaptırıp külliye’yi esaslı bir şekilde onardığını ve halka açtığını,
* Üsküdar’da seksenli yıllardan başlayarak, yapılan apartmanların ağırlığı nedeniyle, Şemsi Paşa Camii’nin Salacak tarafının her geçen gün, biraz daha denize doğru kaymakta olduğunu,
* Zeynep Kâmil Hastanesi’nin kurucularının Osmanlı paşalarından Yusuf Kâmil Paşa ve eşi Zeynep Hanım olduğunu ve hastanenin ikisinin ismi ile anıldığını,
* İlk telgraf makinesinin zamanın Sultanı Abdülmecit’e Beylerbeyi sarayında gösterildiği Osmanlıların da bu buluşu beğenerek kullanmaya başladığını,
* Tarihi Mimar Sinan çarşısının yakın zamanlara kadar harabe halinde bırakılıp yıkılmakta olduğunu, aslında bir Hamam olan tarihi binayı Gümülcine’li Mehmet Bozkurt’un 1929 yılında yıkılmak üzere satılırken alarak, yenileme yaptığını ve bu günlere ulaşmasını sağladığını,
* Bunca tarih düşmanlığına ve yıkıma rağmen Üsküdar’daki yüzlerce çeşme, hamam, şadırvan, Şemsi Paşa lisesi (Şemsi Paşa Rahibe okulu ), sadaka taşı, sebil, camii, namâzgah, saray, türbeler, sarnıç, imârethane ve kütüphânenin halâ inatlâ ayakta kaldığını…
Biliyor muydunuz…