1Son zamanlar gazetecilik mesleğinde yaşananlar gelecek adına hepimizi ümitlendiriyor. Her ne kadar hala devam eden bir bağnazlık bulunsa da görülen o ki medya eski katı ve radikal tutumunu bir tarafa bırakıp daha hakkaniyetli haberlere imza atmaya başlayacaktır.

Elbette şu an başta bulunanlardan daha hassas haberlere imza atmalarını ve ‘diğer’ine karşı daha duyarlı olmalarını bekleyemeyiz. Gazetecilikte daha anlayışlı ve birbirine katlanabilen bir dönem gelecektir. Ancak neden şu anki Bab-ı Ali’nin meşhurlarından bunu bekleyemeyiz? Çünkü medya üzerinde etkili isimlerin hemen hemen tamamı bir dönem sıkı ideolojik kargaşaların ortamından çıkmışlardır. Her ne kadar belli bir seviyede anlayış gösterebilseler ve birbirlerine doğru bir adım atabilseler de daha ileri gidemezler. Darbe döneminin katı düşüncesiyle yetişmiş bir nesil ne kadar istese de önündeki engelleri tam olarak yıkamayacaktır.  Kalıpların ötesine geçmek ve merhamet duygusuyla karşısındakini kucaklamak için içinde hiç kin duygusu beslememiş olmalı.

Kin duygusundan arınmış, tamamen hoşgörü ikliminde yetişmiş bir nesil geliyor. Dünya vizyonuyla yetişmiş, olayları ve konjonktürü ideolojiden ayrı tutarak okuyabilmiş yeni bir nesil artık göreve başladı.  Kargaşa ortamını çok da fazla görmemiş, kin ve nefretle yoğrulmamış ama o yaşananlara bugünden bakarak ders çıkarabilmiş yepyeni ve taptaze fikir işçilerinin medyada söz sahibi olmalarına çok da fazla kalmadı. Hep birlikte bekleyip görelim…

Ahmet Salih SARIKAYA

gazetelerÜlkemiz ve Dünya çok büyük bir doğumun sancılarını çekiyor. Tüm sektörlerde olduğu gibi medya da kendi içinde büyük mücadeleler veriyor. Bu mücadelenin sonucunu herkes merak ediyor. Ancak, medyadaki bu kriz önümüzdeki gözel günlerin doğum sancıları olarak görülmelidir. Öyle ümit ediyorum ki, medyadaki savaş bu zamana kadar dünyada örneği görülmemiş ‘gerçek bir gazetecilik’ anlayışını doğuracaktır.

Dünya şu günlerde bir krizin son günlerini yaşıyor. Tüm dünya sosyologları ve entellektüelleri bu krizin yıllardır insanların içinde kaybolduğu anlam eksikliğinin bir sonucu olduğunda hemfikir. Yıllardır manayı, anlamı ve gerçek bir ‘insan olma’ bilincini hatırlamadan yaşamış olmanın bedelini çok vahim bir şekilde ödüyoruz. Tüm alanlarda olduğu gibi gazetecilikte de izm’lerle ve ist’lerle aranan farklı yaklaşımlar insana gerçek değerini kazandırmaya yeterli olamadı. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanı aşağılayan bir gazetecilik anlayışı yıllardır el üstünde tutuldu. Hatta öyle ki okuyucu da maalesef gazetelerden bunu yapmasını bekledi, böyle yapmayanları da gazete olarak görmedi.

Diyorum ki, şimdiki yaşadıklarımız bir doğumun sancılarıdır. Yeni dünya düzeninde insanı aşağılayanlar değil yüceltenler kazanacaktır. Ona hak ettiği değeri veren, kendisi gibi karşısındakinin de insan olduğunu hatırlayanlar gerçek bir gazeteci olarak toplum nezdinde hak ettiği yeri bulacaklardır.
Artık yeni doğumun ardından gazeteciler üç gruba ayrılacaktır. Birinci grup Gazetecililk mesleğinin ilk yıllarında ne yapacağını bilemeden öylece oldukları yerde çırpınanlar; bunlar belli bir müddet sonra ikinci grubun dalgasına kapılarak kaybolup gittiler. İkinci gruptakiler ise çırpınışlardan bir kurtuluş olarak Batıyı gören ve batı sarhoşluğuyla başı dönenlerdir ki işte günümüz gazeteciliğinde çektiğimiz sıkıntıların da kaynağı bunlardır. İşte tam da bu noktada yaşadığımız medya krizi bizim bu sarhoşluktan kurtulmamızı sağlayacak ve kendi dinamiklerimiz üzerinde durarak yükselen bir üçüncü nesli doğuracaktır.

Sonuç olarak bizden öncekiler bizim için gerçek birer örnek olamazlar. Ali Kırca’lar, Uğur Dündar’lar, Mehmet Ali Birand’lar kendi dönemleri açısından iyi birer gazeteci olabilirler veya öyle anılabilirler. Ancak bunların hiçbiri kendi başlarına üçüncü nesil için gerçek bir örnek teşkil edemezler. Elbette örnek alınabilecek yönleri olabilir fakat, üçüncü nesil bu yönleri de kendi kültürel dinamikleriyle oluşturduğu kriterlere göre şekillendirmelidir.

Haydi o zaman hep birlikte ikinci neslin üçüncü nesle görev teslimlerini kutlayalım. Tabi bu arada ikinci neslin emeklilik ikramiyelerini ve hizmet plaketlerini vermeyi de unutmayalım. Ne de olsa üçüncü nesle en çok ‘vefa’ yakışır.

Ahmet Salih SARIKAYA

ihsan_sitki_yenerTürkçe Fe klavye gücünü şampiyonalarda da gösteriyor

Şu sıralar, yoğun koşuşturmacalar arasında göz ardı ettiğimiz sessiz sedasız bir şampiyona gerçekleşiyor. Çin’in Pekin eyaletinde gerçekleştirilecek olan On Parmak şampiyonasına Türkiye’den de ‘F klavyenin babası’ ekibiyle katılıyor. Aylardır, ilerleyen yaşına aldırmadan öğrencileriyle çalışmayı sürdüren F klavyenin mucidi İhsan Sıtkı Yener beyefendi, şimdilerde tatlı bir yorgunluk ve Türkiye’yi yeniden temsil etmenin haklı gururunu yaşıyor. İhsan Bey 1955 Yılında Türkçe’ye en büyük katkılardan birini yapmış ve büyük bir ekip çalışmasıyla ‘F klavye’yi ülkemize kazandırmıştı.

F klavye meclisin de konusu olmuştu. Ekim 2008’de Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılması, Türkçe’nin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan TBMM Araştırma komisyonu raporunda da yer verilmişti. Orda şu ifade geçiyor; “Q klavye yerine, Türkçeye uygun olan F klavyenin yaygınlaşması için ilgili düzenleme ve çalışmalar yapılmalıdır.” Şu anda meslek liselerinde F klavye kullanımı zorunlu. Eskiden zabitlik sınavlarında da F klavye zorunluluğu vardı ancak artık Q klavye seçeneği de getirildi. F klavye gazetecilerin vazgeçilmezlerindendir. Bazı İletişim Fakültelerinde ders olarak da okutuluyor. MEB öğretmenlere dizüstü bilgisayar kampanyası sürecinde de sıkça tartışılmıştı. En sonunda herkese istediği türden klavyeli dizüstü bilgisayar verilmesi kararlaştırılmıştı.

F klavye kullanımı gençler arasında da destek buluyor. Örneğin Facebook’ta f klavyeye destek veren birçok grup var. Bunlardan bazıları şöyle; “F” Klavye Milli Klavyemizdir”, “Q” Klavye Dayatmasına son!”, “Türkçe F klavye sevenler”, “F klavye kullananları koruma ve yaşatma”, “F klavye bilimsel klavyedir”, “F klavye özgüven,  Q klavye teslimiyet sembolüdür” ve “Uydurma Türkçe Q klavye istemiyoruz! Dilimize en uygun F klavye!”.

Özel kuruluşlardan da F klavye kullanımına özellikle hassasiyet gösterenler mevcut. Bunların başında Şüphesiz Zaman Gazetesi geliyor. Üst düzey teknolojiyle tasarlanan Yenibosna-Merkez binası tamamen F klavyeyle donatılmıştı. Gazeteciliğin duayenleri de F klavyeden vazgeçmiyor.

‘F klavyenin babası’ İhsan Bey 1925 doğumlu. Hayatı hep yeniliklerle geçmiş. Aldığı ödüller göz dolduruyor. İlerleyen yaşına aldırmadan hala aynı tempoda çalışmalarına devam ediyor. Her an yeni bir şeyler keşfetme yolunda. Yener, bu durumu şöyle yorumluyor: İki tercihim vardı. Ya birçok arkadaşımın yaptığı gibi oturup evde ölümü bekleyecektim ya da hizmette emeklilik olmayacağını bilerek bu ülke için koşturmaya devam edecektim.

84 yaşında olmasına rağmen hafta sonu, tatil filan demeyip her gün işyerine geliyor. Yaptığı işi Türkçe’ye hizmet olarak görüyor ve mücadelesine sonuna kadar da devam edecek. Onun bu dinç mücadelesini buyurun bir de kendisinden dinleyelim.

Fe klavye üretme fikrinin ilk çıkış serüvenini bizimle paylaşır mısınız?

Ben on parmakla yazmayı ortaokul ikinci sınıfta öğrendim. O zamanlar ticaret ortaokuluna gidiyordum ve okuldaki on parmak yarışmalarında birinci olurdum. Yaz tatili geldiğinde babamın yanında çalışmaya başladım. Oradaki klavye farklıydı. O zamanlar yurtdışından çok farklı klavyeler gelirdi. Babamın ofisindeki klavyeye alışmakta çok zorlandım. Birkaç hafta geçince ona alıştım. Ancak okul başladığında tekrar farklı bir klavyede yazmak zorundaydım. Her klavyeyi ezberlemek için birkaç hafta sıkıntı çekerdim. Başka ülkelerin kendilerine göre belli standartları vardı. Daha İzmir Ticaret Ortaokulu’ndayken kendi kendime ‘Türkiye’nin neden yok?’ diye sormaya başladım.  O zamanlar İzmir Basın Birliği’nin açtığı daktilo yarışmasında birinci olmuştum. Dünyada oradaki dereceyi ancak 1990’ların sonunda kırabildiler.

Peki bu fikri hayata geçirme ne zaman oldu?

1940’larda yeni bir standart klavye üzerine çalışmaya başladım. 1946’da öğretmen oldum, 47’de de on parmak hızlı yazma Türkiye Şampiyonası’nı başlattık. 1950’lerde devam eden çalışmalar 20 Ekim 1955’de yabancıların da katıldığı Bakanlıklar Arası Standardizasyon Kurulu’nun kararıyla F klavye ‘milli klavye’ kabul edildi. F kalvye dünyadaki ilk ve tek bilimsel klavyedir. O zaman doktorlarla parmakların kuvvet dereceleri incelendi. Türkçe’de kelimeler incelenerek hangi harfin kaç defa kullanıldığı araştırıldı. Türkçe eklemeli bir dil olduğundan ekler de ayrıca incelendi. En sonunda en kuvvetli parmaklara en işlek harfler, en az kullanılan harflere de en kuvvetsiz parmaklar gelecek şekilde yerleştirildi. Böylece dünyada bir ilk gerçekleştirilmiş oldu.

Q klavyenin mantığı nasıldı?

Stenografi ve daktilolar ilk olarak 1714’te çıktı ancak patent alma ve piyasaya sürme 1850’lerde gerçekleşti. O zamanlar çelik olmadığından daktilolarda harfler birbirine geçtiğinden daktilolar çok çabuk kırılıyordu. Daha sonra bunu önlemek için bizim klavyenin tam tersi bir mantıkla, harflerin hızlı yazılmasını engellemek için en çok kullanılan harfleri birbirinden en uzak yerlere koyuyorlar. Halen de aynı ilkel klavyeler dünya klavyesi diyerek kullanılmaya devam ediliyor. Hiçbir bilimsel yönü yoktur. Asla dünya klavyesi olamaz. Bilimsel olan her ülkenin kendi klavyesini üretmesidir. Çünkü her ülkede kullanılan kelimeler ve harflerin sayısı farklıdır. Şu anda kullanılanlar sonradan eklemelerle oluşturulmuş ‘uyduruk’ klavyelerdir.

Bu yaşınıza rağmen hiç tatil bile yapmadan koşturmaya devam ediyorsunuz. Sizi ayakta tutan kuvvet nedir?

Öğrencilerimin şampiyonlukları beni gençleştiriyor. Bunu milli mesele olarak görüyorum. Hemen herkesin bilgisayar kullandığı bir ülkede zamandan kazanmak çok önemlidir. Eğer F klavye kullanımını yaygınlaştırabilirsek iki, üç kat zamandan tasarruf edebiliriz. Bu da ülke sermayesine büyük katkı sağlar. Ayrıca Türkçe’nin bu kadar önem kazandığı bir dünyada kendi klavyemizin olması gerekir. Bu anlamda Türkçe Olimpiyatları düzenleniyor. Bizim Q klavyeyle dünya’ya seslenmemiz düşünülemez.

Dünya Bilgisayar Şampiyonası’na hazırlanıyorsunuz. Bu şampiyonlara ne zamandır katılıyorsunuz?

İlk olarak 1777’de Londra’da Stenografi Daktilo Federasyonu kurularak 10 Avrupa ülkesinin katılımıyla yarışmalar gerçekleştiriliyor. Bu, dünya savaşlarındaki aksamalarla 1955’e kadar devam ediyor. O yıl Intersteno Uluslararası Bilgi İşlem Federasyonu kurularak daha düzenli hale getiriliyor. 1955’den beri her yıl bilimsel kongre düzenlenir ve iki yılda bir de değişik yerlerde şampiyonalar gerçekleştirilir. Biz ilk defa 1957’de katıldık. Şu anda toplam 36 ülke katılıyor. İnternet Dünya Şampiyonası’nda 24 madalyanın 13 tanesi Türklere ait. Son yarışmada daha 5. Sınıfa giden Sezin Aktürk dünya şampiyonu oldu.

10 parmak F klavye kullanımına neden bu kadar çok önem veriyorsunuz?

Türkiye nüfusunun çoğunluğu artık bilgisayar kullanıyor. Hayatımızın vazgeçilmezlerinden biri haline geldi. Bu nedenle bilgisayar başında geçen zaman da her geçen gün artıyor. Bizim amacımız zamandan tasarruf sağlayarak aynı zaman diliminde iki üç katı iş yaptırabilmek. Bu da ülke ekonomisine büyük katkı sağlayacaktır. Ülkemizde bilgisayar kullanan milyonlar olmasına rağmen, bunların çok azı on parmak kullanabiliyor. Bu da Q klavyede çok daha zor. Çünkü parmaklara uyumlu değil. Yakın zamanda on parmak klavye kullanımını teşvik için kampanyalar başlatacağız. Öğrencilere ilkokuldayken başlayarak öğretmek gerekiyor. Bunu ülke meselesi olarak görüyoruz. Gelişmiş ülkelerde on parmak kullanımı yüzde 50’nin üzerinde, bizde ise henüz yüzde 5 civarında. Benim amacım iş yaşamını bilinçsizlikten kurtarıp, en az yorgunlukla en fazla verim sağlayabilmek. Öğretmenlik hayat boyu devam ediyor. Burada gördüğünüz eski dünya rekortmenlerimiz hala sürekli gelirler ve yeni nesillere yardım ederler. Bu işlerin emekliliği olmaz. Devlete, millete hizmette durmak bize yakışmaz.

Röportaj: Ahmet Salih SARIKAYA

 

İyi ya da kötü her okuma şüphesiz insana yeni şeyler öğretiyor. Ancak belirli bir okuma kültürünün olmaması ve düzensiz okumalar kimi zaman kişisel yıkımımıza da neden olabilir. Okumaları daha değerli hale getirmek ve onlardan en üst düzeyde verim almak için belli bir okuma kültürümüzün olması kaçınılmazdır.

Bir kitabı okumaya başlamadan önce yapmamız gereken üç temel esas vardır. Öncelikle kitabı elimize aldıktan sonra onu bir çocuk gibi incelemek, yazarını, kapağını, başlık ve içerik arasındaki uyumu derinlemesine irdelemek gerekir. İkincisi, kitabın kime hitap ettiğini anlamaya çalışmak, kitabın alanını belirlemek ve bizim ihtiyaçlarımıza uyup uymadığını araştırmaktır. Son olarak ise kitabın alt başlıkları incelenerek genel anlamda kaç başlıktan oluştuğu ve içeriği hakkında ön bilgi oluşturulmalıdır.

Kitap okumak için belirlenecek zaman kişiye göre değişiklik gösterebilir. Herkesin eşref saati farklıdır ve kitaptan doyum alma da farklı olacaktır. Bence herkes kendi eşref saatini birkaç denemeyle bulmalıdır. Bunun için günün farklı zaman dilimlerinde kitap okumayı deneyerek o an yakalanabilir.

Bizde okuma kültürünün olup olmadığını daha net algılayabilmek için kendimize şu birkaç soruyu sorabiliriz.

  1. Otobüste giderken kitap okur musunuz?

  2. Kitapları eğlenerek ve içinizde büyük bir istek duyarak okur musunuz?

  3. Kitaplara gerçekten ihtiyacınız olduğunu düşünüyor musunuz?

  4. Az da olsa sürekli bir okuma alışkanlığınız var mı?

  5. Kitapsız yaşayabilir misiniz?

Ahmet Salih SARIKAYA

 

 

Sonraki Sayfa »