‘Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtına kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.’

Yahya Kemal bu dizelerle anlatıyordu İstanbul’un bir semtini sevmenin bir hayata değer olduğunu ve ona verilmesi gereken değerin anlamını. Bu dizeler bir anlamda kültür, sanat ve edebiyat hayatımızdaki İstanbul’u ve yazar, şair ve kitap ehlinin ondan ne kadar çok etkilendiğini gösteriyor.

Bir İstanbul var gözümüzde. Herkesin kendince gördüğü, bildiği, hissettiği bir şehir. İçinde kimi zaman coştuğumuz, kimi zaman hüzünlendiğimiz, kimi zaman da kimselere gösteremeden oturup ağladığımız bir kültür başkenti. Her ne kadar büyüklük ve ihtişamıyla gurur duysak da bir türlü tanıyamadığımız, tam tanıyıp bildiğimizi düşünmeye başladığımızda daha yeni yerler ve mekânlar keşfetmeye başladığımız bir İstanbul. Peki, yaşadığımız ya da tanıyıp bildiğimizi düşündüğümüz bu şehri semt semt bir de yazar, şair veya gazetecilerin kendi duyuş ve görüşleriyle okumaya ne dersiniz?

Heyemola Yayınları ve İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı işbirliğiyle yayınlanan kırk kitap İstanbul’un en köklü semtlerini anlatıyor. Birçok farklı görüşten, farklı branştan, farklı semtten yazar bir olup İstanbul’u anlatıyor. Her gün içinde yaşadığımız, her an şiirlerde okuduğumuz; havası, toprağı ve deniziyle yeniden coştuğumuz şehri bize yıllardır yaşadıkları semtleri kendi gözleriyle anlatıyorlar. Beşir Ayvazoğlu’ndan Doğan Hızlan’a, Ataol Behramoğlu’ndan Alim Kahraman’a birçok alanında rüşdünü ispatlamış yazar, şair kendi semtini dillendiriyor.

Kırk kutsaldır bizim için. Onda bir gizem vardır. Bir davranışın oturması için kırk gün bekleriz. Bebeğin doğumundan sonra kırkıncı gününü kutlarız. İşte bu sırrı tamamlamak için midir bilinmez, kırk semti anlatan kırk kitap yayınlamışlar. Bu kırk semti seçerken elbette tarihselliği, tanınmışlığı ve semtlerin ününü göz ardı etmemişler. Sur içi semtleri öncelikli olsa da diğerlerini de ihmal etmemişler.

Yazarlarının gazetecilikten, avukatlığa, doktorluktan çevirmenliğe, tiyatro sanatçılığından yapımcılığa kadar uzayan birçok meslekten gelmesi farklı bir tat vermiş eserlere. Fakat hepsinde ortak olan nokta hiçbir kısıtlama olmadan içten ve samimi üslupla eserleri kaleme almaları olmuş. Ayrıca bu yazarların en az kırk yıldır İstanbul’da yaşayanlar arasından seçilmiş olmaları da ayrı bir lezzet katıyor okumalara. Yazma biçimlerinde bir kısıtlama getirilmemiş olması eserlere daha candan bir hava katmış, böylece ister istemez o semtleri yazarından dinliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Kimi zaman şiirsel bir hava yer alıyor, kimi zaman öğretici, bazen de kendinizi adalardan birinde dinlenmeye çekilmişsiniz gibi hissediyorsunuz.

Şehirlerin de ruhu vardır. Ve elbette bu ruh o şehrin insanlarına sirayet ederek onları da kendine benzetir. İstanbul da yazarlarıyla vardır. Bu şehir yazarlara yazarlar da bu şehre ayrı bir değer katmış ve onu zenginleştirmişlerdir. Bu nedenle her semtte yazarların etkisi görülür.

Eğer etrafınızı çevreleyen bu şehrin derinliklerindeki sırları keşfetmek, kendi sınırlarınızı aşmak, İstanbul’a olan hayranlığınızı ve sevginizi artırmak istiyorsanız, bu eserleri mutlaka okumalısınız. Hiç şüphesiz en çok sevenler en iyi bilenlerdir.

Serdar Özkan-Kayıp Gül (fotoğraf:ahmet salih sarıkaya)

Serdar Özkan - Kayıp Gül

Tramvayda hızla geçen siluetler arasında ilerlerken Serdar Özkan’ın ilk ve tek romanı ‘Kayıp Gül’ü okuyorum. Geçen her siluet son durağa biraz daha yaklaştığımızı fısıldıyor. Bu fısıltılar geçip giden hayatımı hatırlatıyor. Belki de bu yüzdendir yolculukların beni bu kadar hislendirmesi, yolda olduğumu hatırlatıp ne olduğumu düşündürmesi…

Akıl ve vicdan arasında devam eden bir iç savaş; bilmek ve his arasında. İkisinin de izinden yürümek ne mümkün. Her an dengeler altüst olmaya hazır. İşte Serdar Özkan’ın ‘kayıp Gül’ü böylesi büyük bir iç savaşı, bir gencin annesinin ölümü ve onun tavsiyeleri üzerinden anlatmaya soyunmuş.
Serdar Özkan romanını ilk defa 2003’te yayınladığında İskender Pala’nın onun için ‘genç ve yetenekli bir romancı’ diyerek gelecekte adını sıkça duyacağımızı hatırlatmasına hak veriyorsunuz doğrusu. Bir türk romanının birçok ülkede en çok satanlar listesine girmesi ve dünyaca ünlü yazarların takdirini alması da bunun bir göstergesi olsa gerek.
Yazmak bir iç döküştür, bir sancı, bitmek bilmeyen bir sorgulama. Yazar da burada aslında bir manada kendi kendine bir sorgulama yapmış. İç hesaplaşmalardan kurtulmak için denediği yolları bir karakter üzerinden anlatmaya çalışmış.
Bu roman madde ve mana arasındaki bir yolculuk veya asırlardır kaybettiğimiz benliğimizin öteki yüzünü gün yüzüne çıkarma gayreti olarak görülebilir. Hepsi hepsi bir yol bulma, yol olma veya yolda olma çabası…
‘Sevgi değil olsa olsa beğeni’
Tarafsız olmak gerekirse bir yazarın ilk romanı olması açısından makul karşılansa da bazı eksiklerinin de olduğu muhakkak. Mesela yazarın kimi klasik temalardan hala kurtulamadığını görüyoruz. Romanın bazı bölümlerinde bir türk filmini andıran sahnelerle karşılaşabilirsiniz. Ayrıca kitabın reklam çalışmaları bir güzelliği teşvik anlamında her ne kadar takdir edilse de -kitapla ilgili yorumların eserin yerini almasına izin verilmemeli gibi geliyor bana. Ayrıca her ne kadar metafizik konularına eğilse de çok fazla derine dalamadığını kabul etmek lazım. Bu yüzeyselliği bir anlamda yazarın kendi cümleleriyle yorumlayalım; ‘Sevgi değil olsa olsa beğeni’. Ama hiç değilse günümüzde sıkça karşılaştığımız artık bayağı bir hal almış kişisel gelişim kitaplarından çok daha iyidir.
Bu romanı okurken ister istemez içindekilerin gerçekliği karşısında “Yaşamayan bilmez, bilmeyen böyle diyemez” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Belki yüzeyselliğinin sebebi de budur, yaşamadan yazmama isteği… Anlaşılan yazar kendi içinde yaşadığı çelişkiler ve iç savaşlara da romanında yer vermiş. Çok da güzel yapmış; zira bu, kitabı bize daha çok yaklaştırıyor. İster istemez kelimelerdeki samimiyetten etkileniyorsunuz.

398-ozgurluk_bTeknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği bir dünyada medya sektöründe geleceği görmek oldukça zorlaştı. Ancak kaba hatlarıyla bazı şeylerin değişeceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Yeni dünya düzeninde gazeteciliğin sadece haber aktarmaktan öte geçerek yerini daha derinlikli ve analizli haberlere bırakacağı muhakkak. Elbette bunun yanında daha sıradan ve basit haberler de internet medyasında yaygınlaşacak ancak gerçek okurların bunlara pek de yüz vermeyeceği de bir gerçek.

İşte böyle bir ortamda birtakım gazeteciler kaliteleriyle kendilerini ispatlayarak her zaman ayakta kalmayı başaracak ve eskisinden çok daha kaliteli ortamlarda ve çok daha iyi şartlarda çalışma imkanı bulacaklardır. İhtisas sahibi gazetecilik ön plana çıkacak ve uzman gazeteciler gerçek söz sahibi olacaktır.

Gelecek nesil uzmanlık alanı olarak sadece yerel bir unsurla ilgilenmeyecek, aynı zamanda o olayın dünya konjonktüründeki yerini de iyi analiz edecektir. Alanında dünyada da ne olup bittiğini iyi idrak edebilecektir. İşte böyle bir ortamda gazetecilik yapmanın keyfine doyum olmayacaktır. Ne dersiniz?…

suicide_apocalypse_by_nadalin_1248713832Merhaba azimli, gayretli, sabırlı kardeşim,

Mektubuna ancak cevap verebildim. Popüler kültürün bir parçası olmaktan bir anlığına da olsa kurtulup sağlam kafayla sana yazabilecek zamanı bulmak doğrusu çok zor oluyor.  Ama bunun bana zahmet verdiğini sakın düşünme. Son mektubunda zamanımın kısıtlılığını düşündüğün için yazmaktan vazgeçeceğini söylemişsin. İnan çok üzüldüm. Biliyorsun ki böyle bir durum söz konusu olduğunda bunu hiç çekinmeden söylerim. Bilakis bu yazışmalar benim bir anlığına da olsa etrafımı çevreleyen seslerden uzaklaşarak kendimle baş başa kalmamı sağlıyor. Bana kalbimin derinliklerinden gelen sesleri dinleme fırsatı veriyor. Bu nedenle sürekli bahsettiğin bu mektupların sana olan faydasından daha çok bana katkı sağlıyor. Ruhumu dinleyerek bir anlığına da olsa şu zor günlerde içimi ferahlatıyor. Çünkü bu zamanda konuşup, dertleriyle hemhal olacağın dostlar bulmak gerçekten çok zor oluyor.

Son zamanlardaki yalnız kalma isteğini anlayabiliyorum. İnsanların sanki sana düşman olduklarını düşünmeye başladığından bahsediyorsun. İnan, ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama şu gerçeğin farkındayım ki; sen toplumun ve popüler kültürün dışında da bir zevk olduğunu artık tattın. Bu zamandan sonda eski arkadaşlarının seni anlamaması çok doğal. Onların seni ikiyüzlü olmakla suçladığından bahsediyorsun. Bunu fazla dert etmemelisin bence. Çünkü inanıyorum ki onlar da belli bir zaman sonra sendeki bu değişimi fark edecek ve sana hak vereceklerdir. Sen aklın ve iradenin dışında bir gerçeği duyumsamaya başladın. Bu da seni zamanla daha önce madde planında değer verdiğin her şeyden uzaklaştırıyor. Her şeyin maddi kıstaslarla ölçüldüğü arkadaşlık ortamları da artık seni tatmin etmiyor. Bu yüzden artık eski arkadaşların tarafından itiraflara maruz kalacak ve zaman içinde onlardan uzak düşeceksin. Ama inanıyorum ki sen bunları çok kısa bir zamanda aşacak ve tüm bu eksiklik ve yalnız bırakılmışlık duygularından kurtularak gerçekten değerli eserlere imza atmaya başlayacaksın.

Bir gerçeği kabul etmemiz gerekiyor ki biz artık ne kadar istesek de herkes gibi olamayız. Toplumun dışında bir zevki olduğunu anlamak, onlardan ayrı da yaşanabileceğini görmek uzun bir süre bizi daha da uzaklaştıracak belki de. Ancak kendi sınırlarımızı çizerek tekrar kabuğumuzdan çıkana kadar buna da gerçekten ihtiyacımız var sanırım. Başkalarının ne dediğine değil kendimizin ne olduğuna bakarak yola devam etmemiz gerekiyor. Başkalarıyla uğraşmaktan bu zamana kadar kendimizi hep ihmal etmişiz gibi geliyor.

Gerçekler perde arkasından görünmeye başladıkça ne kadar hazin bir durumda olduğumuzu ve içinde yaşadığımız çevrenin felaketini daha iyi idrak etmeye başlıyoruz. Bu nedenle yaşadığımız boğukluk zannederim bu gerçeklerin kendisini göstermesinden kaynaklanıyor. Bunları görmek bir süreliğine üzse de eminim ilerisi adına gerçekten faydalı olacaktır.

Artık bundan sonra daha dikkatli ve sadece içimizden geldiği gibi yaşayabilmek temennisiyle… En kısa zamanda mektubunu bekliyorum. Hoşça davran kendine… Kalbinin ve zihninin sahibine emanet… vesselam… veddua… (12.11.2009-02:50)

Uzayıp giden bir yokluk

Uzayıp giden bir yoklukta buldum kendimi,

Aşamadım bir türlü alçaltan nefesimi,

Değiştim tüm varlığımı hiçliğe karşılık,

Ancak keşfettim yokluk ateşinde kendimi.

Ben yabancılaşınca anladım gerçekleri,

Uzak kaldıkça tattım o en güzel günleri,

Herkesin içinde ben oluvermiştim yine,

Duydum yüksek tepeden o en tatlı günleri…

Kendim olunca anladım farklı olduğumu,

İçimde bir dev buldum, o benlik boşluğumu,

Bir münzevi yalnızlık bana panzehir verip,

Doğrulttu, düştüğüm o gün bükülen boynumu.

1Son zamanlar gazetecilik mesleğinde yaşananlar gelecek adına hepimizi ümitlendiriyor. Her ne kadar hala devam eden bir bağnazlık bulunsa da görülen o ki medya eski katı ve radikal tutumunu bir tarafa bırakıp daha hakkaniyetli haberlere imza atmaya başlayacaktır.

Elbette şu an başta bulunanlardan daha hassas haberlere imza atmalarını ve ‘diğer’ine karşı daha duyarlı olmalarını bekleyemeyiz. Gazetecilikte daha anlayışlı ve birbirine katlanabilen bir dönem gelecektir. Ancak neden şu anki Bab-ı Ali’nin meşhurlarından bunu bekleyemeyiz? Çünkü medya üzerinde etkili isimlerin hemen hemen tamamı bir dönem sıkı ideolojik kargaşaların ortamından çıkmışlardır. Her ne kadar belli bir seviyede anlayış gösterebilseler ve birbirlerine doğru bir adım atabilseler de daha ileri gidemezler. Darbe döneminin katı düşüncesiyle yetişmiş bir nesil ne kadar istese de önündeki engelleri tam olarak yıkamayacaktır.  Kalıpların ötesine geçmek ve merhamet duygusuyla karşısındakini kucaklamak için içinde hiç kin duygusu beslememiş olmalı.

Kin duygusundan arınmış, tamamen hoşgörü ikliminde yetişmiş bir nesil geliyor. Dünya vizyonuyla yetişmiş, olayları ve konjonktürü ideolojiden ayrı tutarak okuyabilmiş yeni bir nesil artık göreve başladı.  Kargaşa ortamını çok da fazla görmemiş, kin ve nefretle yoğrulmamış ama o yaşananlara bugünden bakarak ders çıkarabilmiş yepyeni ve taptaze fikir işçilerinin medyada söz sahibi olmalarına çok da fazla kalmadı. Hep birlikte bekleyip görelim…


gazetelerÜlkemiz ve Dünya çok büyük bir doğumun sancılarını çekiyor. Tüm sektörlerde olduğu gibi medya da kendi içinde büyük mücadeleler veriyor. Bu mücadelenin sonucunu herkes merak ediyor. Ancak, medyadaki bu kriz önümüzdeki gözel günlerin doğum sancıları olarak görülmelidir. Öyle ümit ediyorum ki, medyadaki savaş bu zamana kadar dünyada örneği görülmemiş ‘gerçek bir gazetecilik’ anlayışını doğuracaktır.

Dünya şu günlerde bir krizin son günlerini yaşıyor. Tüm dünya sosyologları ve entellektüelleri bu krizin yıllardır insanların içinde kaybolduğu anlam eksikliğinin bir sonucu olduğunda hemfikir. Yıllardır manayı, anlamı ve gerçek bir ‘insan olma’ bilincini hatırlamadan yaşamış olmanın bedelini çok vahim bir şekilde ödüyoruz. Tüm alanlarda olduğu gibi gazetecilikte de izm’lerle ve ist’lerle aranan farklı yaklaşımlar insana gerçek değerini kazandırmaya yeterli olamadı. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanı aşağılayan bir gazetecilik anlayışı yıllardır el üstünde tutuldu. Hatta öyle ki okuyucu da maalesef gazetelerden bunu yapmasını bekledi, böyle yapmayanları da gazete olarak görmedi.

Diyorum ki, şimdiki yaşadıklarımız bir doğumun sancılarıdır. Yeni dünya düzeninde insanı aşağılayanlar değil yüceltenler kazanacaktır. Ona hak ettiği değeri veren, kendisi gibi karşısındakinin de insan olduğunu hatırlayanlar gerçek bir gazeteci olarak toplum nezdinde hak ettiği yeri bulacaklardır.
Artık yeni doğumun ardından gazeteciler üç gruba ayrılacaktır. Birinci grup Gazetecililk mesleğinin ilk yıllarında ne yapacağını bilemeden öylece oldukları yerde çırpınanlar; bunlar belli bir müddet sonra ikinci grubun dalgasına kapılarak kaybolup gittiler. İkinci gruptakiler ise çırpınışlardan bir kurtuluş olarak Batıyı gören ve batı sarhoşluğuyla başı dönenlerdir ki işte günümüz gazeteciliğinde çektiğimiz sıkıntıların da kaynağı bunlardır. İşte tam da bu noktada yaşadığımız medya krizi bizim bu sarhoşluktan kurtulmamızı sağlayacak ve kendi dinamiklerimiz üzerinde durarak yükselen bir üçüncü nesli doğuracaktır.

Sonuç olarak bizden öncekiler bizim için gerçek birer örnek olamazlar. Ali Kırca’lar, Uğur Dündar’lar, Mehmet Ali Birand’lar kendi dönemleri açısından iyi birer gazeteci olabilirler veya öyle anılabilirler. Ancak bunların hiçbiri kendi başlarına üçüncü nesil için gerçek bir örnek teşkil edemezler. Elbette örnek alınabilecek yönleri olabilir fakat, üçüncü nesil bu yönleri de kendi kültürel dinamikleriyle oluşturduğu kriterlere göre şekillendirmelidir.

Haydi o zaman hep birlikte ikinci neslin üçüncü nesle görev teslimlerini kutlayalım. Tabi bu arada ikinci neslin emeklilik ikramiyelerini ve hizmet plaketlerini vermeyi de unutmayalım. Ne de olsa üçüncü nesle en çok ‘vefa’ yakışır.

Sonraki Sayfa »